Şuanda 22 konuk çevrimiçi
BugünBugün848
DünDün1709
Bu haftaBu hafta3840
Bu ayBu ay33776
ToplamToplam4625787
Hacı Bektaş'ta açıklanan 4 Temmuz Bildirisi'ne ilişkin değerlendirme PDF Yazdır e-Posta
İrfan Dayıoğlu tarafından yazıldı   
Çarşamba, 18 Ekim 2017 17:44


 

 

4 Temmuz 2017 tarihinde Hacı Bektaş türbesinde bulunan Garip Dede Cemevinde birçok Pir, Pir Ana ve aydının imzasının bulunduğu Alevi yolu ve Erkanı üzerine hazırlanan geniş kapsamlı bir bildiri okundu. “Alevilik yaşayan bir inançtır, Alevilik semavi dinlerden farklıdır, Alevilik tek bir millete ait değildir, Alevi-Kızılbaş-Bektaşi inancı ekolojik yaşamı önemser ve savunur, Barış talebimiz inancımız gereğidir” gibi başlıkların olduğu bildiri metnini Araştırmacı-Yazar Abbas Tan okudu.

Açıklamaya İnanç Kurulu Başkanları ve üyeleri, ABF Genel Başkanı Muhittin Yıldız, AKD Genel Başkanı Doğan Demir, Britanya Alevi Federasyonu Başkanı İsrafil Erbil, Avrupa Alevi Federasyonu Başkanı Hüseyin Mat, Fransa Alevi Federasyonu Başkanı Erdal Kılıçkaya, HDP MYK üyesi Çilem Küçükkeleş ve çok sayıda kurum temsilcisi katıldı.

Okunan bildiride Abbas Tan, Ali Köylüce, Ali İnan, Aysel Kılavuz, Bekir Özgür, Bese Aslan, Cemal Şahin, Efe Engin, Erdoğan Sevim, Esat Korkmaz, Gani Pekşen, Hamza Takmaz, Hasan Kılavuz, Hasan Harmancı, Hatice Çevik, Haydar Arkovan, Haydar Selçuk, Hıdır Çam, Hüseyin Gazi Metin, Hüseyin Serdar Tanal, Mehmet Turan, Mehmet Tural, Nurettin Aksoy, Piri Er, Seval Şahin, Sevim Savunmaz, Süleyman Zaman, Süleyman Deprem, Tacım Taşdan, Yaşar Yılmaz, Yüksel Özdemir ve Zihni Çabuk’un imzaları bulunuyor.

Bildiride birçok konuya doğru parmak basılmış. Alevilik üzerine tanımlar geliştirilmiş ve yaşanan asimilasyon sürecinden kurtulmak ve yeniden özümüzle buluşmak için değerlendirmeler yapılmış. “Yüzyıllardır asimile edilmeye çalışılan, kadim ve özgün bir inanç olan Alevilik (“inanç, yol ve erkân”ı), son dönemlerde sadece dışarıdan değil, içeriden de başlatılan asimilasyon politikaları ile var olduğundan bu yana en tehlikeli süreci yaşamaktadır.” Denilerek bir gerçekliğe parmak basılmış.

Ancak bildirinin tümünü okuduğumuzda bu bildiriyi hazırlayanlar da içerden Alevilik yoluna müdahalede bulunmaktadırlar. Alevilik tanımlanırken bildirinin hemen her yerinde “Alevi-Kızılbaş-Bektaşi inancı” tanımı yapılmaktadır. Oysa bulunduğumuz coğrafyada Kızılbaş Alevi tanımı yolun biricik adıdır. Bektaşilik ise bu yoldaki süreklerden sadece birisidir. Bektaşiliğin Kızılbaş Alevilikle bir ve aynı gösterilmeye çalışılması safiyane bir anlayış değildir. Bu anlayış tam da bildiride yazıldığı gibi Kızılbaşlığa “içten bir müdahaledir”.

Konumuz olmadığı için bu yazıda Bektaşilik nedir? Ne değildir”i? Tartışmayacağız. Ancak bilinmelidir ki Hünkar’ın duruşu ile bugün kendilerine Bektaşi diyenlerin, özellikle de Balım Sultan Bektaşilerinin duruşu bir ve aynı değildir. Bu tanımlama sadece bildiriyi yazanlarca yapılmıyor.  Dikkat edilirse Demokratik Alevi Hareketi dışındaki tüm Alevi kurumları da kendilerini tarif ederken Alevi-Bektaşi olarak tanımlıyorlar. Hatta bu isimle konfederasyonlar kuruyorlar.

Bu tanımlama ve Aleviliğin serçeşmesi olarak Hacı Bektaş Tekkesinin gösterilmeye çalışılmasını tarihsel bilgisizlikten kaynaklanmıyorsa, bizi yoldan çıkarma çabası olarak görmek gerekir. Biliniyor Hünkar’dan çok sonraları kurumsallaştırılan Bektaşilik tarihte pek de Kızılbaşça bir duruşun sahibi olamamış ve dönemin egemenleri ile uzlaşarak, onlara asker devşirerek yoldan zaman zaman uzaklaşmıştır.

İyi incelendiğinde görülecektir ki, gerek yurt dışında, gerekse de ülkede olsun, örgütlü Alevilerin ezici çoğunluğu Kürt Kızılbaşlarıdır ve Ocaklarına bağlı Kızılbaş evlatlarıdır. Türkmen Alevileri de zaten Ocak Alevileridir. Ayriyeten bilinmektedir ki Hünkar’ın kendisi de bir Ocak ehlidir. Aleviler için her Ocak kutsaldır ve inancımız içinde eşit düzeydedir. Ne var ki,  Ocakları bir Alevi Yol’u olarak tarif etmek doğru değildir. Nasıl ki Ağuçancılık, Bamasorculuk, Abdal Musacılık, Derviş Cemalcilik, Kızıl Delicilik, Sinemillicilik vb. bil cümle Alevi Ocaklarını ayrı ayrı yollar olarak tarif edemiyorsak, Bektaşiliği de alıp Yol’un tek temsilcisi olarak ilan edemeyiz. Bektaşilik bugün geldiği aşama itibarıyla Alevilik içinde bir tarikat olarak tanımlanabilir ancak. En fazla Kızılbaş Alevilik yolu içinde yer alan bir sürek olabilir. Yol ise Kızılbaş Aleviliktir. Bu Yol’a her müdahale Aleviliğe müdahaledir ve bilinçli bir düşman çabası olarak görülmelidir.

Prof. Melikoff Bektaşilik üzerine çalışmalarıyla biliniyor. Melikof’a göre; “Alevilik, Bektaşilik’ten ayrılamaz. Çünkü her iki deyim de aynı olguya, Türk halk İslamlığı olgusuna bağlıdır.” Alevilik ve Bektaşilik, inanç ve ahlak esasları ve edebiyatları bakımından temel olmayan farklılıklar dışında ortaktırlar. En temel farklılık, Bektaşi kitlelerin daha çok şehirde yaşamalarına karşın, Alevilerin göçebe/yarı göçebe çevrelerde yaşamaları şeklinde ortaya çıkmış sosyal bir farklılıktır.”

Bu koca bir yalandır. Bektaşiliği Şehir Aleviliği, Aleviliği ise göçebe/yarı göçebe toplulukların inancı olarak görmek sorunludur. Hele “Türk halk İslamlığı olgusu” daha da sorunludur. Bu diğer milletlerin Alevi olmalarını kabullenmemedir. Balkan Alevileri, Kürt Alevileri, Arap Alevileri bu anlayışa göre hangi kategoriye girer bilinmiyor. Bu tekçi zihniyet savunusudur aynı zamanda. Nitekim Melikof Kürt Aleviliği adına, Rea Heq Aleviliği adına tek söz söylememiştir. Aleviliği yukarda görüldüğü gibi Bektaşilik ve Türklük üzerinden tanımlamıştır.

Aleviliği sadece Bektaşilik üzerinden tanımlanmak inancımız üzerinde sürdürülen asimilasyon politikalarından biridir. Burada imzacıların bunu bilinçlice yaptıklarını söylemek istemiyorum. Söylemek istediğim son yıllarda hızla örgütlenen Alevi kurumları içinde bu anlayış çerçevesinde bir görünmez el tarafından bilinçli algılar yaratıldığıdır. Türkiye ve Avrupa’daki kitlesel Alevi kurumlarının temel handikabı bu algıların esiri olmalarıdır. Bir paradoks olarak görmekteyiz ki; Alevi-Bektaşi tanımlamasıyla bilmeden inancımız için bir dış müdahaleye aracı olan imzacıların büyük kısmı Ocak soyludur.

Yine bildiride Aleviliğin İslam içi olmadığına vurgu yapılıyor. Ben de bu tanıma katılıyorum. Ancak Alevilik yolunda kendini böyle tanımlamayanların olduğunu da göz ardı edemeyiz. Özellikle de Alevi Pirleri böyle bir tartışmanın içinde olmamalıdırlar. Kendimizi bir başkası olmamakla değil, kendimiz olarak tanımlamak daha doğrudur.

Biz yolun gereğini yapalım, süreç içinde eğitimle, gerçeği anlatabilirsek zaten doğuş kapısından hakkın emri rızası ile gelenlerle, emirle yoktan yaratılanların yollarının bir olmadığını herkes anlar.  “Eğer biz “yol bir sürek bin bir” diyorsak, Kürt ve Türkmen Aleviliği dışında kendilerini Alevi olarak gören diğer milletlerin Aleviliğe bakışını da içeren genel tanımlarla yetinmeliyiz.

Bizler toplum mühendisleri değiliz. Bakın belirttim ben de Aleviliği kendi başına, kendine özgü kural ve kaideleri, ritüelleri olan; göksel değil, beşeri bir inanç-yol olarak görüyorum. Vardan var olduğuna inanan, kendini fırka-i Naciye olarak adlandıran Kızılbaş Aleviler kendilerini ne olarak adlandırırsa adlandırsınlar bu yolun mensubudurlar.

Bildiride Aleviliğin ırklar üstü olduğu belirtilen bir tespit yapılıyor. Anlaşılıyor ki burada amaç Aleviliği Türklük olarak algılayanlara bir cevap vermek. Ama bence bu durumun açıktan söylenmesi gerekiyor. Çünkü Türkiye’de ulus olarak Kürtlük, inanç olarak da başta Kürt Rea Heq inancı olmak üzere Kızılbaş Alevilik inkâr ediliyor ve tüm Alevilerin Türk olduğu tezi işleniyor. Hatta bu tezin tutmadığını gören bazıları ise Kürt Aleviliği yerine Zaza Aleviliği ve Zazaistan teorileri üreterek Kürtlerin farklı lehçelerini konuşanları birbirinden koparmaya çalışıyor.

Oysa biliniyor Kürt Kızılbaşlarının Kurmanci konuşanları da en az Dımıli konuşanları kadardır.  Bu yüzden bildiri bu konulara da açıklık getirerek ırklar üstü tanımını yapmalıydı. Zaten bildiri de bazı kaygılarla olsa gerek Kürt Aleviliğine hiçbir vurgu yapılmamış. Oysa Ocak Aleviliği Kürdistan’idir.  Türkmen Ocakları da bu kaynaktan beslenmişlerdir.

Aleviliği tanımlarken Aleviliğin semavi dinlerden farklı bir inanç olduğu, dünyasal bir inanç olduğu, doğaya özgü, insan merkezli bir sevgi inancı olduğu, insanın doğum kapısıyla var olduğuna inananlar  ortak tanımı ile yetinilmelidir bence. Bugün yaşayan Alevilik ne ise oradan giderek yol alınmalı, aynı zamanda Alevilik üzerinde yürütülen asimilasyon politikalarını bertaraf ederek yürünmelidir. Aleviliğe dış müdahale tarihin değişik aşamalarında çok çeşitli ve çok yönlü olarak sürdürülmüş ve hala da sürdürülmektedir.

Merkez Kızılbaş Ocaklarının işlevsizleştirilmesi sonrasında Kızılbaşlar kendi geçmişine, gerçeğine yabancılaştırıldı. Ocak öğretisi yerine şimdilerde tarikat öğretisi geçirilmiş görünüyor. Yine Kızılbaş Ocak soyluluk yerine de 1500’lü yıllardan bu yana İran Şiiliğinin sızma çabalarının ürünü olarak da “Evladı Resul soylu” Seyit Ocakları ikame edilmeye çalışıldı. Alevilik sadece Ali yandaşlığına indirgendi, Aleviler de Arap soylu Ehlibeyt evlatlığına devşirildi. İşte bu yüzden tüm bu dış müdahalelerin yarattığı sonuçları ortadan kaldıracak ortak bir akla ihtiyaç var.

Yapılması gereken Bildiri de “Alevilik inancının; önce içini boşaltmaya, sonra başka bir inancın içinde eritip yok etmeye yönelik bu sinsi planın her gün biraz daha acımasızca hayata geçirildiğini ve bunun sonucu olarak da Alevilere her türlü baskı-zülüm -ayırımcılık yapıldığını görüp sessiz kalmak, suça ortak olmaktır.” Doğru tespitini bir hareket noktası olarak kabul edip, bu bildiriye yönelik eleştirileri de göz önüne alarak, daha çok imzacıya ulaşmak ve olabildiğince Pir ve Pir Ana’nın görüşlerine de başvurarak ortak bir deklarasyonla işe başlamaktır bizce.

İnkârın ve imhanın günlük bir uygulama olarak dayatıldığı inancımızın özüne kavuşturularak yeniden yaşatılması için; kendini aydın, araştırmacı, yazar, gazeteci olarak gören Alevi canlar inancımız üzerinde yüzyıllardır oynanan oyunları boşa çıkarmak için iğne ile kuyu kazarcasına çalışmalıdırlar. Oyun büyük. Düzgün Baba’ya, Munzur Suyuna, ağaçlara, ziyaretlere, yani özcesi doğaya değer veren, onlara kutsallık atfeden, duyduğuna değil, gördüğüne inanan, cennet ve cehennemin varlığına inanmayan, insan ve doğa merkezli, sevgi inancı olan Alevilik yok edilerek karşıtına dönüştürülmek istenmektedir. Bu oyunu bozmanın biricik yolu hakikatimizi savunmaktan geçiyor.

Biz aydınlara düşen ana görev yoldan çıkarılmaya çalışılan inancımızı gerçeğimizle buluşturmak ve öze dönüşü gerçekleştirmektir. Elbette bunu yaparken Alevi ana-atalarımızın kutsallık atfederek, batıni anlamlar yükleyerek inancımıza adapte ettiği değerleri de kendi değerlerimiz olarak kabul etmeliyiz.  Önemli olan özün kaybedilmemesidir.

Yine Öze dönüş derken, asla mühendisliğe soyunmadan, hakikatimizi olduğu gibi kabul ederek, Tanrısal anlamlar yüklediğimiz ve kendimizce oluşturduğumuz Ali kültünü, Hüseyni direnişçiliği de sahiplenerek yolu sürdürmekle yükümlüyüz.

Bildiri de bir diğer tartışmalı konu ise “Alevilik bir din değil inançtır, yaşam biçimidir.” Bu tanım eksik ve dolayısıyla yanlıştır. Bu tanım din olarak sadece semavi(İbrahimi) dinleri görüyor ve bu anlayışa  göre Aleviliği tarife çalışıyor. Bildiri de zaten buna vurgu da yapılmış: “Alevi inancını yok etmek için birçok söylence ve mit yaratılmıştır. Bu asimilasyon sadece devlet eliyle değil kimi Alevi dedeleri tarafından da yapılmaktadır. Alevilik İslam içinde gösterilerek dinsel bir unsur yaratılmaya çalışılmaktadır.” Bu din olarak sadece semavi dinleri gören eksik, dolayısıyla yanlış bir anlayıştır.

Oysa bugün dünyada 3000 din, 6000 mezhep ve 12000 tarikat olduğu ileri sürülmektedir. Din tarihi açısından dinler iki kısım altında toplanmaktadır. Bunlar; tek tanrı inancına ve peygamber vasıtasıyla vahye dayanan SEMAVİ dinler ile bunun dışında kalan ve insanlar tarafından ortaya çıkartılan BEŞERİ dinler şeklinde sınıflandırılmaktadır. Bu esaslar doğrultusunda MUSEVİLİK, HIRİSTİYANLIK ve İSLAMİYET gibi dinler Semavi dinler, Totemizm, Brahmanizm, Budizm gibi inanışlar da Beşeri dinler olarak örneklenebilir. İşte Alevilik de ikinci kategoride sayılan beşeri dinler içinde sayılmalıdır.

Aleviliği salt bir bilgi ve akıl yolu olarak algılarsak, onun inanç yönünü, dini ibadet ritüellerini, kutsiyetini görmezden gelirsek, kaba materyalizme düşeriz.  Tek başına “Alevilik bir din değildir. Bir felsefedir, bir yaşam biçimidir” demek hiçbir şey söylememektir aslında. Çünkü her inancın bir yaşam felsefesi var, bir hukuku var. Bu sadece bize özgü bir şey değildir. Evet Alevilik İbrahim’i (semavi) bir din değildir. Bir Doğa dini, bir doğal dindir. Her din gibi de kendine özgü inanç ve ibadet ritüelleri vardır. Yine Aleviliğin kendine özgü bir hukuk ve adalet anlayışı ve toplumsallığı vardır.

Genel olarak tüm dinlerin inanç ilkeleri, simgesel anlatım biçimleri ve tapınma kuralları vardır. Aleviliğin de kendine özgü inanç ilkeleri vardır, simgeleri vardır ve ibadet şekilleri vardır.

Din kısaca; üyelerine bir bağlılık amacı, bireylerin eylemlerinin kişisel ve sosyal sonuçlarını yargılayabilecekleri bir davranış kuralları bütünü ve bireylerin gruplarını ve evreni bağlayabilecekleri (açıklayabilecekleri) bir düşünce çerçevesi veren bir düşünce, his ve eylem sistemidir. Bu açıdan bakılırsa Alevilik de bir dindir. Çünkü Aleviliğin de kendine has evreni açıklama, yorumlama düşüncesi var. Bu düşüncesine uygun olarak bir ibadet etme şekli var.

Dinin insanın kutsal saydığı gerçeklikle ilişkisi; bu ilişkinin çerçevesini oluşturan inançlar, öğretiler, değer yargıları, davranış kuralları, tapınma biçimleri ve kurumsallığıdır. Dinlerin temelini oluşturan kutsal gerçekliğin doğaüstü ya da kişileşmiş bir varlık, bu anlamda bir "tanrı" biçiminde tasarımlanması zorunlu değildir; bu tür bir "tanrı" kavramını bütünüyle ya da büyük ölçüde dışlayan dinler de vardır. Dolayısıyla din kavramı, insanın Tanrı'yla ya da tanrılarla ilişkisinden çok daha geniş kapsamlıdır. Din olayına böyle yaklaşıldığında görülecektir ki Alevilik de bir dindir.

Alevilik elbette bir inançtır aynı zamanda. İnanç, bir kişiye, bir şeye, ya da Tanrı'ya, herhangi bir görüşe duyulan bağlılıktır. İnanmak kısaca doğru olduğunu sanmaktır. Bir kişinin bir şeyin gerçek olduğunu onaylamasıdır. İnanç: bir düşünceye bağlı bulunma; güven duygusu; görüş, öğreti; din, iman, itikat anlamlarına gelir.

Bildiri de bir yerde Alevilik bir din değildir deniyor. Bir başka yerde Alevilik İslam içi değildir deniyor, hem  de “İnancımızın adı; Alevilik-Kızılbaşlık-Bektaşiliktir. Yaşadığımız topraklarda adımız; Alevi, Kızılbaş, Işık insanı, Ehli Hak, Şabak, Kakai, Yaresan, Aliilahi, Arap Alevisi, Torlak, Kalenderi, Haydari, Abdal, Tahtacı, Çepni, Bektaşi, Çelebi olarak anılmaktadır. İbadet yerimiz; Cemevidir. İbadet şeklimiz; Cem ve Semahtır. Yaşam felsefemiz; cümle cana muhabbet, saygı ve sevgidir.” Denilerek ritüellerimiz, ibadet şeklimiz tarif ediliyor. Aynı cümlede kendimize has ibadetimiz olduğu söyleniyor. Dolayısıyla Aleviliğin bir din olduğu da söylenmiş oluyor. Yine yukarıdaki alıntıda kendilerini İslam içi gören birçok Alevi süreğinin de adı verilmektedir.

Yukarda alıntı olarak verdiğimiz bu cümlenin en büyük çelişkisi ise Kızılbaş Alevilik ile Alevi süreklerini bir ve aynı görmesidir. Yukarıda Alevilik tanımlanırken Alevilik “inancımızın adı; Alevilik-Kızılbaşlık-Bektaşiliktir.” olarak adlandırılıyor cümle içinde ise yeniden “Yaşadığımız topraklarda adımız; Alevi, Kızılbaş, Işık insanı, Ehli Hak, Şabak, Kakai, Yaresan, Aliilahi, Arap Alevisi, Torlak, Kalenderi, Haydari, Abdal, Tahtacı, Çepni, Bektaşi, Çelebi olarak anılmaktadır.” denilerek Yol ile sürekler karıştırılmakta farklı farklı sürekler götürülüp kendisi bir tarikat olan Bektaşiliğe bağlanmaya çalışılmaktadır. Yol dolayısıyla inancımızın genel adı Kızılbaş Aleviliktir. Kızılbaş Aleviliği tanımlarken söylenmesi gereken şudur bizce; Alevi yolu aşağıda saydığımız süreklerden oluşmaktadır denilmeliydi.

Buradan da görülüyor ki; Aleviliğin kendisini tanımlamak yeterlidir. Dışımızdaki inançların içi mi? dışı mı ? tartışmaları bizi karşıtlarımıza malzeme sunmaktan öteye götürmez. Bizim işimiz Kızılbaş Aleviliğin özü iledir. Özü doğru tanımlar ve toplumumuzun bilincine çıkarırsak, inancımızı dış müdahalelerden kurtarmış oluruz zaten.

Bildiride “Alevilik, evreni varoluşsal yapısı ve işleyiş düzeniyle toplumsal bir yaşam biçimi olarak kavratan inanç, öğreti ve ritüeller bütünüdür.” Deniliyor. Kızılbaş Alevilikte ya da Rea Heq Aleviliğinde yukarıda belirtilenlere ek olarak kutsal sayılan mekanlar, kişiler Ziyaretler var, kutsal sayılan dağlar var, ağaçlar var, yani doğaya özgü inançlarımız da var. Sadece akılla açıklanamayan öğretilerimiz var. Tanrıyı insanda gören bir anlayışı var, Aleviliğin de her din gibi bir tanrısı var yani. Buna Xade, Hüda, Xe za, Heq diyorlar. Hızır’ı ise darda kalanların yardımına koşan kutsal bir kişilik, bir ilahi kuvvet olarak biliyorlar.

Bildiride Alevi Erkânnamesinin güncellenmesinden bahsediliyor. Bu elbette doğru ve yerinde bir belirlemedir. Alevilik artık kapalı tarım ve çiftçi toplumunun inancı olmaktan çıkmıştır. Aleviler şehirlere ve dünyanın değişik ülkelerine doğru büyük göçler yaşamış ve yaşamaya devam etmektedirler. Bu açıdan “Erkânnamenin; Alevi inancına, felsefesine uygun ve Alevi dili esas alınarak güncellenmesi zorunlu bir ihtiyaçtır. Musahiplik, Kirvelik, Cem, Gulbanglar, Doğum ve Ad verilmesi, Evlenme, Görgü, Hakka yürüme vb konularda çağa uygun Alevi-Kızılbaş-Bektaşi inancıyla çelişmeyecek düzenlemeler gerekmektedir. Alevi inancının insana, doğaya, dünyaya bakışı ve sevgi anlayışı belirleyici olmalıdır.” Tanımlaması yerindedir.

Ancak yukarıdaki cümlede Müsahipliğin yanında bir de Kirvelik eklenmiş ve hemen altında ise; “Kirvelik, Alevilerin kutsallık yükledikleri en büyük sosyal kurumdur. Bu kurumun özü sulandırılmadan korunmalı ve yaşatılmalıdır. Toplum bireylerinin aralarındaki sevgi ve dayanışma bağı ikrar ile pekiştirilmeli, tıpkı yüzyıllardan beri geldiği özüne uygun korunmalıdır.” Denilerek Kirvelik yola giriş için şart olan Müsahiplikten de üstün bir yere oturtulmaktadır. Bu durum kabul edilemez. İnancımızın olmazsa olmazı Müsahiplik kurumudur. Alevi canlar ancak Müsahip tutarak dört can tek nefes olup ikrar vererek yola girebilirler. Kirvelik elbette toplumsal yaşamımızda önemli bir yer işgal ediyor. Ancak Kirvelik bölgemizde sadece bize özgü değil, başka inançlarda da kirvelik geleneği yaşamaktadır.

Bildiri de anlam vermede zorlandığımız bir başka belirleme ise “Türkiye’de uygulama sorunları yaşanması nedeniyle, dileyen canlarımızın bulundukları ülkelerde cesetlerinin yakılmasını isteyebilmesinin önü açılmalıdır.” Açıklamasıdır. Aleviliğin cenaze ve defin erkânı bilinmektedir. Yakılma bizim erkânımızda yoktur. Hangi ihtiyaçtan bu cümle eklenmiştir anlamakta zorlandım. Benim bildiğim genellikle ateistler cenaze yaktırıyorlar.

Sonuç olarak bildiri hakkında şunları söyleyebilirim. Bildiri bir ihtiyaçtan doğmuştur. Çok önemli sorunlarımıza parmak basmaktadır. Ancak geliştirilmeye ve bazı kavram kargaşalıklarının giderilmesine ihtiyaç bulunmaktadır. Bildiri Alevi edebiyatına, üslubuna ve diline uygun olarak ve biraz da ruhaniyet katarak yeniden kaleme alınabilir. Elbette yeni bir bildiri; başarabilirsek tüm Alevi kurumları ile, olamazsa çoğunluğuyla birlikte ve onay alarak kaleme alınmalı ve inanç önderlerimiz Pir Ana’lar, Pirler ve Rehberlerimizin onayı ve görüşleri de alınmalıdır.

Yukarda dile getirdiğim ve kendimce eksik ve yanlış bulduğum noktalara parmak basmaya çalıştım.  Bir emek ürünü olan bildiriyi tümden inkar eden, bildiriyi yazanları dinsizlikle, ateistlikle, yoldan çıkmışlıkla, kötü niyetli olmakla suçlayan eleştirileri ise; eleştiri değil karalama olarak gördüğümü belirtmek isterim.

Benim ölçüm kişinin zalim ile mazlumun kavgasında nerede veya hangi tarafta durduğudur. İmzacıların mazlumun yanında olduklarını biliyorum. Kendilerini kadiri mutlak otorite olarak gören, Aleviliği devlete yamayarak yolundan saptıran, Alevilik konusunda kimseye laf bırakmayan, her sıkıştığında cehaletini Aliseverlikle kapatmaya çalışan, Mensubu olmadığı bir ırkın mensubu görünmekte birbiriyle yarışanlar ise zalimlerin sofrasında oturanlardır.

Yolumuz diyor ki; “Ey gafiller biliniz ki, Zalimin sofrasında oturarak mazlumun davasını güdemezsiniz. Bizim yolumuzda devlete, devlet adına katliam yapanlara dua edenlerin yeri düşkünlüktür. Cezası ise ilelebet yoldan kovulmadır.”

Not: Bu yazı Semah Dergisi Eylül/ Ekim 2017 tarihli 35. Sayısında yayınlanmıştır.

 

Son Güncelleme: Çarşamba, 18 Ekim 2017 17:47