Şuanda 51 konuk çevrimiçi
Komünist-faşist ittifakı nasıl gerçekleşti? PDF Yazdır e-Posta
Engin Erkiner tarafından yazıldı   
Pazartesi, 12 Mart 2018 19:42


Almanya’da 1929-1930 yıllarında Nazi Partisi NSDAP (Almanya Ulusal Sosyalist İşçi Partisi) ile KPD (Almanya Komünist Partisi) arasında açık yakınlaşma vardı. KPD o sırada SBKP’den sonra ikinci büyük partiydi.

Bu yakınlaşma ve Reichstag’da yapılan ittifak resmiyete yansımadı ama o yıllarda Meclis’teki önergelerin yaklaşık yüzde 80’inde ortak oy kullandılar. Önceki bir yazıda da belirttiğim gibi NSDAP’nin askeri örgütü olan SA’ların Berlin’deki üyelerinin yüzde 55’i eski komünistlerdi. Oy kullanma bazında iki parti arasında geçişler de oluyordu. Özellikle KPD’den NSDAP’ye geçiş olabiliyordu.

NSDAP milliyetçi ve anti kapitalist bir söylem kullanıyordu. Benzeri KPD için de geçerliydi. İsterseniz milliyetçi yerine ulusalcı deyin fark etmez…

Almanya Birinci Dünya Savaşı’nı kaybetmiş ve ağır hükümler içeren Versay Antlaşması’nı imzalamak zorunda kalmıştı. Toprak kaybının yanı sıra yüklü tazminat ödemek zorundaydı. Bu antlaşma Alman ulusal gururunu yaralamıştı, sağ olsun sol olsun herkes bu gurura hitap eden bir söylem tutturmuştu.

NSDAP, Yahudi burjuvazisinin mülksüzleştirilmesini istiyordu. KPD ise mülksüzleştirmenin bütün burjuvaziye yayılmasını istiyor ve şöyle bir tespitte bulunuyordu: “Yahudi burjuvazisinin mülksüzleştirilmesini isteyenler aslında sınıf mücadelesi veriyorlar ama farkında değiller.”

KPD, Alman sosyal demokrasisini (SPD) asıl düşman ilan edecekti.

Bunun tarihsel nedenleri vardır ve fikir Stalin’in ya da III. Enternasyonal’in keyfi uygulaması değildir.

1918-19 devriminin bastırılmasında SPD aktif rol oynadığı gibi, komünistlerin iki önemli önderinin, Karl Liebknecht ve Rosa Luxemburg’un öldürülmesini de onaylamıştı. Aynı parti 1914’te savaşın başlamasından hemen sonra savaş kredilerini onaylayarak ülke burjuvazisine destek vermişti.

Aradan sadece on yıl geçtikten sonra SPD ile ittifak yapmak bu durumda kolay iş değildir. Yönetim istese bile taban yanaşmayabilirdi ve haksız da sayılmazdı.

NSDAP tanınmıyordu. Tabandan kitle hareketi olarak gelişiyordu. Aynısını İtalya’da Mussolini hayata geçirmişti. Faşist parti olgusu yeni olduğu gibi gerici partilerin böyle de gelişebileceği hiç düşünülmemişti.

1920’li yılların ikinci yarısında Karl Korsch komünistlerin karşı devrim teorisi bulunmadığını söyler. Onlar karşı devrimi dikkatle izlemezler ve genellikle gerçekleştikten sonra farkında olurlar. Alman faşizmi ya da Nazizm konusunda da aynen böyle olacaktı.

İkinci Dünya Savaşı öncesinde Almanya fizikte ve psikolojide en gelişmiş ülke durumundadır. Dünya fizik merkezi Berlin’dir. Fizikteki iki büyük devrim, görelilik kuramı ve parçacık mekaniğini gerçekleştirenler Almandır: Max Planck, Einstein, Werner Heisenberg gibi… Erwin Schrödinger Avusturyalı, Niels Bohr Danimarkalıdır. Sonuçta hepsi Almanca konuşulan coğrafyadadır.

Almanya aynı zamanda yeni gelişmekte olan psikolojinin de merkezidir. Freud Avusturyalı, Carl Gustav Jung İsviçreli, Alfred Adler Almandır.

İkinci Dünya Savaşı öncesinde Nazilerin iktidara gelebileceğini ilk söyleyen Frankfurt Okulu ile psikologlardır. Komünistler tabii ki inanmamıştır. Ekonomik bunalım var, güçlü marksist-leninist teori var; NSDAP de kimmiş!

Frankfurt Okulu’ndan Max Horkheimer ve Eric Fromm sosyal bilimin ilk anket araştırmasını yaparlar. Yer fabrikalardır, zaman 1920’li yılların sonlarıdır ve sonuç: Alman işçi sınıfında büyük otorite özlemi bulunuyor. NSDAP’nin iktidara gelmesi beklenmelidir.

19. yüzyılın sonundan başlayarak Alman halkı militarist özelliklere sahiptir. Bizdeki “ordu-millet” belirlemesine uygundur. Zaten SPD de savaş kredilerine olumlu oy verdiğinde işçilerin de böyle istediğini belirtmişti ve bu doğruydu.

İşçi sınıfının büyük bölümünün böyle istemesi SPD’nin de buna uymasını gerektirmezdi ama durum böyleydi.

Bütün partiler Alman halkının bu özelliğine oynadı ve sonunda NSDAP kazanacaktı.

Militarist özellik 1933-1945 arasındaki Nazi iktidarı döneminde sonuna kadar geliştirildi.

Önümüzdeki ay başında piyasaya çıkacak olan 68’den Ne Kaldı? kitabında bu özelliğin nasıl ortadan kalktığını da anlattım.

Alman halkı için militarist demek artık mümkün değildir. Almanya önemli bir silah ihracatçısı ama herhangi bir şekilde savaşa girerse halkın buna açık destek vermesi söz konusu değildir. Bunu bilerek davranırlar.

Almanya 68’inin bu konuda büyük önemi bulunuyor.

Kitapta başka bir soruya de cevap aranıyor: Türkiye gibi halkın militarist özelliklerinin bu derece açık olduğu bir ülkede neden doğru dürüst bir barış hareketi kurulamamıştır?

Kitapta ek olarak 68’i yaşamayan Demokratik Almanya Cumhuriyeti’ni (DAC) ve bu ülkede eski NSDAP üyelerinin sosyalizmle eklemlenerek nasıl yaşadıklarını da anlatmaya çalıştım. 1989’da Berlin Duvar’ının yıkılmasından sonra bu alanda yabancı düşmanlığının patlaması esas olarak Batı’dan gelenlere bağlanamaz. Bunun için oldukça verimli bir ortam vardı.

Reel sosyalizmde böyle bir şey nasıl oluyor diye sorarsanız Polonya ve Macaristan’a bakın derim. Bulgaristan, Rusya Federasyonu ve diğer ülkeleri katmıyorum.

Macaristan’da ülkeye Müslüman göçmen kabul etmeyen Başbakan Orban, Macaristan Komünist Partisi gençlik kollarındandır.

Almanya Başbakanı Angela Merkel’ın DAC’de yıllarca iktidarda olan SED’nin (Almanya Sosyalist Birlik Partisi) gençlik kollarından (FDAJ) olduğunu sanırım biliyorsunuz.

Eski DAC bölgesinde şimdi Sol Parti’nin Komünist Platform adlı grubuyla AfD (Almanya İçin Alternatif) adlı epeyce sağ parti arasında göçmenlere yönelik söylemde yakınlaşma başladı. AfD, Sol Parti’den bazı bölgelerde oy alıyor. Parti göçmenleri açık olmasa da hedef alan söylemi kesin olarak reddediyor. Komünist Platform ülkeye gelen mültecileri hedef alırken parti bunu da reddediyor ve sıkı bir iç tartışma yaşanıyor.

Faşistler komünistleri etkiliyor anlayacağınız…

“Biz herkesi etkileriz, kendimize çekeriz” söylemi eskidendi. NSDAP dünyanın ikinci büyük komünist partisini hem sandıkta hem sokakta yenerek bunu bitirmişti.

Yeniden deneyenler var anlaşılan ama geçmişten öğrenenler de az değil…