Şuanda 85 konuk çevrimiçi
BugünBugün555
DünDün3071
Bu haftaBu hafta7658
Bu ayBu ay79857
ToplamToplam5592721
12 Eylül hakkında az bilinenler PDF Yazdır e-Posta
Engin Erkiner tarafından yazıldı   
Salı, 11 Eylül 2018 20:32


12. Eylül’ün 38. yılında bilinen ve her yıl tekrarlananları bir kere de ben yazmayacağım. Bunun yerine az bilinen, kendimle ilgili ama sadece benimle sınırlı olmayan birkaç olguyu belirtmekle yetineceğim.

12 Eylül’ün birinci yıldönümünde ya da 12 Eylül 1981’de Paris’teydim, yeni gelmiş sayılırdım. Sonraki yıllarda da yaklaşık aynı gün yapılacak büyük bir protesto yürüyüşü düzenlendi. Şaşkınlıkla bizim korteje baktığımı hatırlıyorum. Yaklaşık 60 kişi vardı. Nereden çıktı bu kadar insan?

Nereden çıktıklarına kafa yormadım, önemli olan şu veya bu nedenle gelmiş olmalarıydı. Birkaç ayda 60 kişi olmuştuk ve bu sayı –o dönemde- Paris için önemli bir sayı sayılırdı. Daha da önemlisi kortejde tek mülteci olan bendim, kalanların hepsi işçiydi. Kimisi çalışıyordu kimisi işsizdi ama sonuçta işçiydiler. Ben de henüz siyasi mültecilik için başvuru yapmamıştım, kendi kendime yaptığım sahte bir pasaportla kalıyordum. Fransa o dönem Türkiye’den siyasi mülteci kabul etmiyordu ya da başvuruya olumlu cevap almanız zordu. Avrupa Konseyi’nin 1981 başında aldığı karardan sonra hızlı bir şekilde Türkiye’den gelenlerin başvurularını kabul etmeye başlayacak, ben de o zaman başvuracaktım. Gerçi başvuru yaptığım sırada durumumu geçici olarak garantiye almış, kaçak işçiler için çıkan aftan yararlanarak oturma ve çalışma izni almıştım. Fransa’da oturma ve çalışma izniniz varsa pasaport sorulmazdı, bunlar kimlik yerine geçerdi. Tabii kullandığım isim sahte pasaporttaki isimdi, neydi, şimdi hatırlamıyorum.

Bu 60 kişinin nereden çıktığını çok sonra öğrenecektim. Ben gelmeden kısa süre önce Devrimci İşçi’nin derneği ATT’de büyük ayrılık yaşanmış… Ayrılanlar Devrimci Yol’un silahlı propagandayı kabul etmediğinden hareket ederek kendilerini HDÖ’lü olarak ilan etmişler.  HDÖ ile Acilciler arasında 1979’da yaşanan ayrılığı kimse bilmiyor, HDÖ tam olarak neyi savunuyor, bunu da bilmiyorlar ama özellikle dernek başkanı Necati’ye şu veya bu nedenle gıcık olan insanlar ayrılmışlar.

Ben de tam zamanında gelmişim…

Tevekkeli değil, Paris duvarlarında HDÖ yazıları görürdüm ve kimin yazdığını merak ederdim. Sorun değildi, büyük çoğunluğu çabuk ikna ettim. Bu ikna sadece lafla olmazdı, pratikte her yerde bulunmanız gerekiyordu. Hemen bir de dergi çıkarmaya başladık (Tek Yol Devrim) ve neredeyse her hafta bildiri çıkarıyorduk.

60 kişinin küçük bir bölümü ayrılacak ama 1982 başındaki ev işgallerinden sonra sayı katlanarak artacaktı.

İbrahim Yalçın Paris ev işgallerini Hürriyet’ten okumuş, basılan fotoğrafta duvardaki sloganlar da varmış ve buradan kimin yaptığı belli oluyormuş. “Nasıl sevinmiştik ama…” demişti. (O sırada hapishanedeydi.)

Buradan Almanya’ya geçeyim…

Türkiye’nin ödemeler dengesi çok kötüydü. İthal ikamesine dayanan montaj sanayisi artık yürümüyordu çünkü montaj yapmak için dışarıdan gerekli parçaları getirecek döviz bulunamıyordu. Türkiye, Özal’ın Maliye Bakanlığı döneminde 24 Ocak 1981 kararlarıyla ithal ikamesine dayanan gelişme modelini terk ederek neo liberalizme geçecekti.

Almanya’da bulunan yaklaşık iki milyon Türkiyeli işçi o yıllarda ülkedeki akrabalarına sürekli döviz gönderiyordu. Almanya’dan gelen işçi döviziyle ülke ihracatından kazanılan yıllık döviz miktarı neredeyse aynıydı. Birkaç siyasi harekete “Döviz göndermeyin kampanyası açalım” önerisinde bulundum. Ne kadar başarılı olurduk, bilinmezdi ama küçük bir başarı bile hayati önemdeydi. 12 Eylül cuntasının şiddetle dövize ihtiyacı vardı ve döviz musluğunu biraz olsun kapatabilirsek, esaslı bir iş yapmış olacaktık.

Kimse dinlemedi! Cezaevlerindeki baskılar, özellikle Mamak ve Diyarbakır ön plandaydı, herkes bu konuda açılan kampanyalarla meşguldü, bizim öneri de arada kaynadı gitti.

1983 yılında 12 Eylül’ü protesto mitingi Duisburg’da yapıldı. Yine kalabalık bir mitingdi. Mitingdeki Türkçe konuşmayı ben, Kürtçe konuşmayı KOMKAR’dan Sertaç Bucak yapmıştı. Kısa süre sonra ikimiz hakkında da TCK Madde 140’dan soruşturma açıldı (ülke dışında TC aleyhine faaliyet yürütmek), ardından ikimiz de vatandaşlıktan çıkarıldık. Hemen her ay zaten –sanatçılar da dahil- değişik isimler vatandaşlıktan çıkarılıyordu, biz de çıkarılanlara katıldık.

Yılı tam hatırlamıyorum ama 1990’lı yılların başlarında Süleyman Demirel hükümeti vatandaşlıktan çıkarılanları geri aldı. Askerlik nedeniyle çıkarılanları almadı, arada başka nedenlerle alınmayanlar da varmış ama çıkarılanların büyük bölümü herhangi bir başvuru yapılmadan vatandaşlığa geri alınacaktı.

Bu işlemden birkaç ay önce “vatandaşlığa alınma başvurusu” yapılması istenmiş, aldırmamıştık. Biz çıkmak istemedik ki alınmak için başvuralım!

Sonuçta kendiliklerinden aldılar.

Süleyman Demirel o dönem, vatandaşlıktan çıkarma gibi bir ceza olamayacağını, buna karşı olduğunu açıklayacaktı.

Yıllarca muhalif TC vatandaşlarının pasaportlarına el koyan konsolosluklar da bir demokrat olmuşlardı ki, sormayın.

“Vatandaşımızın devletle sorunu varsa, bu devleti ilgilendirir. Biz başvuran vatandaşın işini yaparız” açıklaması yapılmıştı.

Ben de TC kimliği çıkarmak için konsolosluğa gittim.

Pasaport sordular, yoktu.

Türkiye’den nasıl çıktınız?

Kaçak çıktım!

Bu durumda kimliğimi Türkiye’den alınmış fotoğraflı bir belgeyle ispat etmem istendi, yanımda askerlik belgesini getirmiştim (1975 yılında kısa süreli askerlik çıkar çıkmaz yapmıştım); TC kimliğini aldım.

O yıllarda işime yarayacağından değil ama madem ki hakkımdı, neden almayayım?

Memur “Pasaport da ister misiniz?” diye sordu.

Hem ihtiyacım yok, hem de olacak iş değil!

Adam bir yandan ekranda karşısına gelmiş benim dosyaya bakıyor, bir bana bakıyor.

“Bu devlet belli olmaz, bakarsınız verir” dedi.

“İhtiyacım yok, kalsın” dedim.

Ne kadar kibar bir adamdı!

O sırada Almanya’da yeni yayınlanmaya başlayan Özgür Politika gazetesinde her hafta köşe yazısı yazıyordum. Bunu bilmiyor olmaları mümkün değildi. Cebime Almanya’dan alınmış gazeteci kimliğiyle yeni aldığım Alman kimliğini koyup öyle gitmiştim. Konsolosluktakilerin gözaltı yetkisi olmadığını biliyordum (bu yetki sadece büyükelçilik binasında vardı) ama belli mi olur diye ihtiyatlıydım.

Bir şey olmadı, çok da kibardılar!