Şuanda 64 konuk çevrimiçi
BugünBugün1058
DünDün3290
Bu haftaBu hafta1058
Bu ayBu ay29857
ToplamToplam5811448
Örgüt kimliği PDF Yazdır e-Posta
Engin Erkiner tarafından yazıldı   
Pazar, 11 Kasım 2018 10:19


Burada örgüt kelimesini geniş anlamda kullanıyorum; parti, grup, dernek, inisiyatif gibi belirli bir faaliyet için bir araya gelmiş insan grubu…

Daha somut olması için politik grupları ele alalım…

Bir politik grubun kimliği ya da neden varolduğu önemli bir sorudur. Bu sorunun sadece uzun vadeli hedefler için değil kısa vadeli hedefler için de cevaplandırılması gerekir.

Politik bir gruba kimliğini veren onun başkalarının yapmadığı, yapamadığı ya da yapmak istemediği faaliyetleri yapmasıdır. Bunun yanı sıra herkesin yaptığı işler vardır: toplantı yaparsınız, yürüyüşlere katılırsınız, gece düzenlersiniz, bildiri yayınlarsınız, panel yaparsınız vb. Bunları her grup değişik oranlarda yapar ama eğer bir grup esas olarak bu faaliyetleri yapıyorsa ya da herkesin yaptıklarını bir de kendisi yapıyorsa, bir süre sonra kimlik krizine girmesi kaçınılmazdır.

Burada soru şudur: biz neden varız? Bizim de ana faaliyetimiz herkesin yaptıklarını yapmakla sınırlıysa, o zaman bize ne gerek var? Örgüt sayısını çoğaltmanın herhangi bir anlamı bulunmuyor çünkü örgütler dünyasına yenilik getirmiyorsunuz ya da herkesin yaptığını bir de siz yapıyorsunuz.

Dün yapılan Avrupa Sürgünler Meclisi’nin (ASM) 5. Kongresinde bu soru gündeme geldi. ASM kimlik krizi içinde bulunuyor çünkü ne yapacağını bilemiyor. İlgili olduğu alan çok geniş ve dahası sadece Türkiye’de değil dünya çapında da güncel… Türkiye’den insanlar akın akın Avrupa ülkelerine geliyorlar. Bu yeni göç önceki yıllarda yaşananlardan farklı çünkü yüksek eğitimli insanlar geliyor. Üniversitelerden atılan öğretim üyeleri, mesleklerinden ihraç edilen öğretmenler; ek olarak bunlara yüksek rütbeli subayları, üst düzeyde görevli devlet memurlarını ve Fettullahçıları da eklemek gerekir. Bizi ilgilendiren sol, demokrat insanlar olmakla birlikte zorunlu göçün büyük çeşitlilik gösteren yapısını da görmek gerekir.

ABD’de Meksika sınırına kaçak göçü engellemek için ordu birlikleri yerleştirildi.

Akdeniz’de yakın zamanda yine birkaç mülteci teknesi battı, birkaç yüz kişi öldü.

Avrupa Birliği (AB) ülkelerinin bir bölümünde (Macaristan, Çek Cumhuriyeti, Slovakya gibi) göçe karşı açık tutum bulunuyor. İsveç ve Hollanda’da göç karşıtı sağ partilerin oy oranı yükseliyor. Daha da sayılabilir…

Çok geniş ve güncel bir alanda her şeyi yapmaya kalkarsanız, sonuçta hiçbir şey yapamazsınız. En başta bu kadar geniş bir alanda değişik anlayıştaki örgütlerin bulunacağını kabullenmek gerekir. İsteseniz de istemeseniz de bu böyledir. Burada yapılacak esas iş, “neden birlik olunmuyor?” gibi sorular değil, kendi farklılığınızı inşa etmektir.

Türkiye devrimci hareketinin parçalı ve birbiriyle ancak sınırlı oranda iş görebilen yapısı her yere yansıyor. Burada “eski örgüt zihniyetleri aşılmalı, birlik olunmalı” söylemini öne çıkarmak, zaman geçirmekten başka sonuç vermez.

Konuşmaktan çok yapmak gerekir. Herkes plan yapabilir, herkes şu veya bu yönde kararlar alabilir; önemli olan bunları yapabilmektir.

Birlikte çalışmaya açık olmayı ihmal etmeden asıl çabanızı kendi farklılığınızı ya da kimliğinizi inşa etmeye yöneltmeniz gerekir.

Önemli olan yapmaktır, yapabilmektir; herkese laf yetiştirmek değil…

Bunu yapamadığınızda kimlik krizi ya da “Biz eden varız?” sorusu kaçınılmaz olarak gelir.

Örgütsel kimlik sorunu ASM’ye özgü değil, yaygın bir durumdur. Kimisi farkındadır, çözüm aramaktadır; kimisi ise ajitasyonla durumu idare etmeye çalışmaktadır. Krizi bu şekilde biraz geciktirebilirsiniz ama engelleyemezsiniz.

HDK-A’da da aynı durumu görmek mümkündür.

Düzenlenen büyük örgütsel toplantıların programına bakıyorum; savaşa ve yabancı düşmanlığına karşı olmak temaları öne çıkıyor. Ne demek bunlar diye sorarsanız, boş bir söylemle karşılaşıyorsunuz.

Başta Almanya olmak üzere AB ülkeleri Türkiye’de Kürtlere karşı savaşı destekliyor; somut olarak Almanya Leopar tanklarının tamiri ve modernleştirilmesi için destek veriyor.

Bu konuyu gündem yapabilirsiniz ama bunun engellenmesi mümkün değildir. Bir yandan Almanya’nın emperyalist bir ülke olduğunu söyleyeceksiniz, diğer yandan da Türkiye’ye silah satmamasını, destek olmamasını isteyeceksiniz. Bu iki söylem birbirine uymaz…

Almanya’nın aldığı son kararlar HDK-A’nın bu konudaki amaçlarının ve şimdiye kadar yaptıklarınınbüyük oranda sonuçsuz kaldığını gösteriyor.

Almanya Türkiye’de yeni ve çok büyük yatırımlara yöneliyor. Hızlı tren projesi bunların herhalde en büyüğüdür ve yanında bir bölümü şimdilik bilinmeyen çok sayıda daha küçük proje vardır. Başbakan Merkel, “Türkiye ekonomisinin sağlıklı olması Almanya’nın çıkarınadır” diyerek bunu açıkça ifade etmişti.

Türkiye’de zaten çok sayıda Almanya şirketinin yatırımları bulunuyordu, şimdi bu pazar iyice açılmaktadır.

Almanya dünyanın önemli silah ihracatçılarından birisidir ve Türkiye’ye silah satışı da devam edecektir. Arada şu veya bu nedenle kısıtlamalar olabilir ama sürecektir.

Başka ne bekliyordunuz?

Suudi Arabistan her yıl yüksek miktarda silah satın alıyor. Suudilere silah satışının yaklaşık yüzde 60’ı ABD tarafından yapılıyor. ABD normal olarak tanınmış bir vatandaşı öldürüldüğünde kıyameti koparan bir ülkedir ama Kaşıkçı cinayetine fazla ses çıkarmadı.

Normal görmek gerekir, öyle değil mi?

Irkçılığa karşı mücadele ise artık kabak tadı vermiş bir konudur denilebilir.

Sadece Almanya’da değil bütün AB ülkelerinde ırkçılık, yabancı düşmanlığı değişti. Bu konuda yıllardan beri yayınlanan çok sayıda makale ve kitap bulunuyor ama yazılanlardan anladığım kadarıyla arkadaşlar bunların hiç birisini okumamışlar. 20-25 yıl önceki söylemi tekrarlıyorlar.

Irkçılık yapı ve söylem değiştirdi ama kimin umurunda?

Konudaki değişimi bilmiyorsanız, o konuda mücadele yürütemezsiniz ya da yaptıklarınızdan yıllar sonra bile dikkate değer sonuç alamazsınız.

ASM konusuna dönersek;  ise ilgi yükselmesi görünüyor. Önemli olan bu ilginin iyi kanalize olmasıdır, yoksa gelir ve geçer.

Türkiye’den çok sayıda insan gelirken ve gelenlerden daha fazlası da gitmenin yolunu ararken, dünyanın her tarafında göç ve sürgünlük ön planda bir konu olmayı sürdürürken; konuya yönelik ilginin yükselmesi normaldir.

Bunu iyi yönlendirebilmemiz gerekir…

Aynı sorun burada da karşımıza çıkıyor: göç sosyolojisi son yirmi yılda büyük değişim yaşadı ama fazla ilgilenen bulunmuyor. Diyasporadan söz ediliyor, güzel ama bu kavramın içeriği hayli değişti.

Mülteciler Göçmenler kitabında Türkiye Cumhuriyeti devletinin Almanya’daki Türkiyeli göçmenlerdeki değişimi 1990’lı yılların başlarında sosyalistlerden daha iyi anladığını örnekleriyle anlatmıştım. Dünyayı değiştirmek isteyenler, bırakın o değişimin yönünü görmeyi, gerçekleşmiş değişimi bile anlamakta zorlanıyorlar.

Kötü bir durum ama böyledir.

 

Tahminimce ASM alanında şimdiye kadarki performansının üzerine çıkacaktır.