Şuanda 121 konuk çevrimiçi
BugünBugün3697
DünDün3825
Bu haftaBu hafta20842
Bu ayBu ay50732
ToplamToplam5910280
Böyle insanları seviyorum... PDF Yazdır e-Posta
Engin Erkiner tarafından yazıldı   
Pazar, 09 Aralık 2018 00:32


Fransa’da sarı yeleklilerin gösterisiyle ilgili bir şey yazmayacağım. Bugün o ülkede bulunan çok sayıdaki Türkiyeli devrimci örgütün bu gösteriye katıldığını öğrendim; gayet güzel… Türkiye’de küçük bir bölümünü internetten izlediğim konuyla ilgili tartışmayı ise tek kelimeyle abes buldum. “Zenginin malı züğürdün çenesini yorar” denir ya, böyle bir durum… Fransa’daki eylemi tartışacağınıza “bizde şartlar daha olgun olmasına rağmen neden yapamıyoruz?” diye sormak yerine, uzaktan desteklemek ya da karşı çıkmak anlamsız tutumlardır.

Fransa’daki eylem “dipten gelen dalga” değildir. Bu tür dalgalar 20. yüzyılın başında vardı, yıllardan beri ise göstererek geliyorlar. Bu tür eylemler birdenbire oluşmaz. Önce küçük gruplar çerçevesinde bir araya gelinir, toplantılar yapılır ve bunlar bir şekilde medyaya yansır. Küçük gruplar birbiriyle ilişki kurar, ilk eylemler yapılır, araya ara girer, yeniden toplantılar ve giderek olay büyür. Toplumdaki muhalif çevrelerin içindeyseniz –bunların mutlaka sendika ya da parti olması gerekmez- bu gelişmeden haberiniz olur. Gizli değildir, dipten gelen dalga değildir ama görmek istemeyen de görmez.

Fransa’da hükümetin istifa etmesi ve seçime gidilmesi muhtemel gelişmelerden bir tanesidir.

İstanbul’da yapılan havaalanı inşaatında olanların beşte biri Fransa ya da benzeri bir ülkede olsaydı ne çalışma bakanı görevde kalabilirdi ne başbakan ve ne de hükümet… Bu nedenle başkalarına akıl vermek ve onların durumunu tartışmak yerine herkes önce kendisine baksa daha iyi olur.

Yazının başlığına gelince, bu hafta birkaç hoş olay peşpeşe gerçekleşti…

İlk olarak Pazartesi günü aldığım derste dört kişi birlikte bir konuyu anlattık. Gayet iyiydi. Herkes üzerine aldığı bölüme iyi hazırlanmıştı ve güzelce yaptık. Bizde dört kişinin birlikte iyi iş çıkarması genellikle zordur çünkü en az bir kişide mutlaka aksama çıkar; Almanlarda pek böyle olmuyor.

Arkasından benim için daha önemli bir konu vardı: üniversitede sona geldim; felsefe ve yan bölüm etnolojide toplam 25 dersin 23’ünü vermiştim, ikisini de bu dönem vereceğim ve artık bitirme tezi için hoca bulmam gerekiyordu. Kolay değil, herkes dolu ve dahası herkes her konuda uzman değil… Bir konu seçersin, konuşmaya gidersin, öğretim üyesi “bu konuyu iyi bilmiyorum, başkasını bulun daha iyi olur” diyebilir.

Konuyu zaten belirlemiştim, konuşmaya gittim. Bence kabul etmemesi mümkün değildi çünkü üniversitede bu konuyla ilgili ders veren tek kişiydi. Zihin felsefesi son 15 yılda büyük devrim yaşadı ve yeni zihin felsefesi Platon’dan beri gelen öncekini birçok noktada reddederek gelişiyor. Bu tür yenilikler de acayip hoşuma gider. Zihin felsefesinin birçok yönü bulunuyor, ben “distributed social kognition” seçmiştim. İngilizce yazıyorum çünkü konuyla ilgili metinlerin en az yüzde 90’ı İngilizce. Türkçeye çevirsem “dağılmış sosyal zihin” gibi anlaşılması zor bir belirleme oluyor.

Örnekle daha iyi anlatılabilir: Tipik örnek, büyük bir uçağın pilot kabinidir. İki pilot var, çok sayıda alete bakıyorlar ve kuleyle haberleşiyorlar. Uçağın kalkabilmesi için elektronik aletlerin yardımı, pilotların işbirliği ve kuledekinin desteği gerekli… Burada cansız aletlere de dayanan kolektif zihin (sosyal zihin) var. Bu zihin nasıl oluşur, nasıl çalışır?

Adama gittim, konuşmamız beş dakika ancak sürdü…

“Kimleri okudun bu konuda?”

Teorinin kurucularından birisini, Andy Clark’ı söyledim, yetti.

Birkaç isim daha verdi, “bunları oku, gel konuşalım”; olay bitti.

Okumamı istediği yazarlardan birisini zaten biliyordum; kolektif akla örnek olarak büyük gemi kaptanlığını veriyordu. Adam bu konudaki teorisini tamamlayabilmek için birkaç ay gemiyle birlikte sefer yapmış ve her aşamada kolektif aklın nasıl çalıştığını incelemiş.

Diğerini bilmiyordum, bana verilen sayfaya baktım, adam yazdığı her şeyi buraya koymuş, okuması serbest yani ücretsiz. İngilizce ama burası önemli değil… Kişi kendisini geçindirecek parayı kazanıyor ve gerisi onu ilgilendirmiyor. Yazdığı makalelerden, kitaplardan belki ücret de alıyordur, bilmiyorum ama hepsini internete koymuş. Bilgiden ek para kazanmak istemiyor. Çok sayıda insan okusun, belki bazıları benim görmediklerimi görürler, ben de faydalanmış olurum…

Bilgiye ve okumaya değer veren ve bunu pratiklerinde gösteren insanları özellikle seviyorum.

Almancada “Kronik 1968” diye ansiklopedik bir kitap çıktı. Dört cilt, her biri 500 sayfa, büyük boy, renkli ve fotoğraflı bir kitap… Fotoğraflar nedeniyle kalın kağıda basılmış… 200 Avro… Hacmine göre pahalı değil… 68’in başlangıcı ABD’dir, oradan Avrupa’ya gelir… Latin Amerika ülkelerinden özellikle Meksika’da önemlidir, buradan Japonya’ya kadar uzanır. Türkiye bölümünde pek bir şey yoktu. Türkiye 68’i dünyada pek bilinmez… Kitabı alacağım ama o kadar param da yok…

Yayınevine mektup yazdım, yanında da kısa bir açıklamayla “68’den ne kaldı?” kitabımı gönderdim. Yüzde 40 indirim yaptılar…

Benzer bir olayla yıllar önce bir gecede Türkçe kitaplar satan bir standa karşılaşmıştım. Nietzsche’yi çok severim ve standa kitaplarının yeni çıkan Türkçe çevirileri vardı. Önce topladım, sonra fiyatlarına baktım, bu kadar param yoktu, bir bölümü yerlerine koyarken standın sahibi geldi.

“Bunları neden geri koyuyorsun?”

“O kadar param yok!”

“Al götür abi, sen okursun!”

Hiç böyle bir şeye rastlamamıştım…

Kardeşim okumayla bitmiyor ki…

Yeni çıkan bir kitap: Kritik der Polizei (Polisin Eleştirisi).

Kitap 2004 yılı sonunda New York’ta yeni seçilen belediye başkanını protesto eden polislerin grevinin anlatılmasıyla başlıyor. Polisler ağır suçlar dışında bir şeyle ilgilenmiyorlar ve ilginçtir kentteki olağan suç oranı da artmıyor. Hatta bir bölüm insan özgürleştiklerini düşünüyorlar. Bunlar özellikle siyah renkliler, evsizler, kağıtsızlar ya da kaçak kalanlar… Polis hakkında ne düşündüğünüz onunla yaşadığınız deneye bağlıdır ve toplumun bir kesiminin polisle ilgili düşüncesi olumlu iken, bir bölümü son derece olumsuz düşünür. Kitabın “polisin kendi yetkilerini genişletmesi” bölümü var ki, şöyle bir baktım, daha okuyamadım, bize çok uyuyor.

Her somut olay için yasa çıkarılamaz ve bu nedenle de hangi olayın hangi yasa kapsamına girdiği, ne oranda suç oluşturduğu polisin değerlendirmesine ya da takdirine bağlıdır. Bu dünyanın bütün ülkelerinde böyledir, bazılarında ise özellikle böyledir.

Bugün başka yeni yayınlanan bir kitap gördüm, başım döndü. Yazar son yıllarda çok sayıda ülkede hapishanelerdeki nüfusun arttığını rakamlarla gösteriyor ama bu ülkelerdeki suç oranında bu artışa uygun bir yükselme söz konusu değil… İnsanlar eskisinden daha kolayca hapse atılıyorlar ve bu nedir?

Alacağım mecburen…

Sanmayın ki bu tür gelişmeler bize özgüdür!