Şuanda 35 konuk çevrimiçi
BugünBugün1036
DünDün3725
Bu haftaBu hafta13462
Bu ayBu ay54577
ToplamToplam10264919
hapishane günlüğü 27: tek tip elbise PDF Yazdır e-Posta
İbrahim Yalçın tarafından yazıldı   
Cumartesi, 08 Ocak 2011 02:20


Sağmalcılar özel tip cezaevi ve tek tip elbise (TTE)

Sağmalcılar özel tip cezaevi, 6 Temmuz 1983 tarihinde açıldı.

Her biri diğerinden yalıtılmış, üçerli gruplar halinde, toplam 12 bloktan oluşan özel  (hücre) tip cezaevi...

Geniş bir alan üzerinde inşa edilmiş dört parçalı bir yapı.

Dört parça, A,B,C – D.E.FG.H.İ ve K,L,M  olmak üzere,ilk ikisi sağ, diğer ikisi sol bölüm blokları olarak adlandırılmışlardı.

Her bölümüm görüş günleri ve iç yönetimleri ayrı ve sadece dış güvenlik sistemleri aynıdır.

Bunlardan başka, G ve M blokları tarafında 96 tane hücre vardı.

1983 temmuz-ağustos ayında yapılan 27 günlük açlık grevi sırasında Sultanahmet’te olduğumu, bundan önce yazmıştım.

Sultanahmet’ten, Sağmalcılar özel tip’e doğru yola çıktığımız zaman doktor muayene odasında yediğim dayağın etkisiyle yarı baygın bir haldeydim. Sağmalcılar’ın kapısında bekletilmeden ilk içeriye alınan ben oldum. Birlikte geldiğimiz arkadaşlar kapıya vurarak rahatsız olduğumu bildirdikleri için, bekletilmemiştim.

Sağmalcılar özel tip cezaevinde  girişin sağ tarafında küçük odaya komandolar eşliğinde doktor muayenesi için giriliyor. Az önceki Sultanahmet faslı yeniden başlayacaktı.

Muayene için yeniden soyundurmak istiyorlardı. Amaçları elbette muayene etmek falan değil. Arama bahanesiyle taciz etmek göz dağı vererek dövmek ve Sultanahmet’ten farklı olarak da saç traşı yaparak Tek Tip elbise( TTE) giydirip fotoğraf çekmek istiyorlardı.

Daha önce buraya gelmiş olan arkadaşlardan biliyorduk. Önceden alınmış karar doğrultusunda, hiç kimse soyunmayacak, TTE giymeyecek ve saçlarının asker traşı edilmesine razı olmayacaktı.

Soyunmamı isteyen Jandarma komandolarına, soyunmayacağımı söyledim. Biliyordum. Soyunmak istemeyenlerin arka tarafına geçen bir askerin vurduğu tekme ile sendeleyen tutuklunun üzerine çullanan askerler, tutukluyu havaya kaldırarak zorla soyuyor ve TTE giydirdikten sonra ellerini kelepçeleyerek Aynı şekilde zorla saç traşı yapıyor ve fotoğraf çekip döverek hücresine götürüp ellerini çözerek içeriye atıp kapıyı kapatıyorlardı. Bütün bu işlemler sırasında sürekli coplanıldığını söylemeye gerek yok sanırım. Çırılçıplak soyulduktan sonra, çarmıha gerili biçimde yüzükoyun havada tutularak coplanan tutukluya parmak atmak, tükürmek ve hakaret etmek işin bir başka yanı...

Soyunmayacağımı söylediğim askerlerin üzerime saldırmasına, başlarındaki subay engel oldu.. Alnımdaki şişten dolayı vurmamalarını ve sadece ellerimi tutarak (kıvırarak ) üstümdekileri soyup saçlarımın kesilmesini söyledi. Zaten direnecek takatim kalmamıştı, gözlerim kararıyor, başım dönüyordu. Ayakta zor duruyordum. İtina ile ellerimi arkadan tutarak çırılçıplak ettiler ve zorla TTE giydirerek ellerimi kelepçeleyip saç traşı ve fotoğraf çekerek hücreme getirip bıraktılar.  TTE  giydirirlerken ‘’bak ne güzel de yakıştı beymen, beymen’’ diye de dalga geçiyorlardı.

5 ya da 6 metre karelik tek kişilik hücrelere giren herkes, ilk önce üzerindeki TTE’yi çıkartıp yırtıyor, ya paspas olarak kullanıyor veya pencereden havalandırmaya atarak don ve atletle kalıyordu.

Aynı şeyi yaptım. Hücreye girer girmez ilk işim elbiseyi çıkartmak oldu. Pencereden havalandırmaya atmak için ranzaya çıkmak ve pencereye uzanmak gerekiyordu, bunu yapamadım. Yan hücrelerde bulunan arkadaşlardan gelen sesleri duyuyordum. Kim olduğumu soruyorlardı ama cevap verecek durumda da değildim, yatağa uzanıp, gözlerimi kapatarak baş ağrımın  geçmesini bekliyordum. Bir kaç saat  geçti geçmedi, hücremin kapısı açıldı, ast eğmen doktor ve askerler içeriye girdiler. Alnımdaki şişlikten dolayı ‘’beyin kanaması’’ riskinden bahsediyorlardı. Muayene edip giderken hücre kapımın önüne bir nöbetçi koyup,, saat başı içeri girmesini ve uyuyup uyumadığımı kontrol ederek kendisine haber verilmesini istiyordu. Gitmeden önce, TTE’yi çıkartarak yırttığımı ve özerime zimmetli olan devlet malına zarar verdiğimi de rapor etmeyi de ihmal etmediler.

İki gün sonra, kendime gelebilmiştim. Yan hücrelerdeki arkadaşlarla tanıştım, karşı hücrelerdeki arkadaşları, ranzamın başucu demirlerine basarak pencereye çıkıp görmeyi başardım.

Sağmalcılar özel tip cezaevi...

TTE uygulaması, İstanbul cezaevlerinde 10 ocak 84 de ilk defa Metris’te başlatıldı. Daha önce bahsetmiştim. Metris cezaevi, İstanbul cezaevleri içersinde stratejik bir konumdaydı. Tüm yeni yaptırımlar önce Metris’te başlatıldı. İlk önce buranın düşürülmesi öngörülüyordu.

10 Ocak 1984 tarihinde Metris’te başlayan TTE  uygulaması, Davutpaşa askeri cezaevi komutanı Binbaşı Adnan ÖZBEY’in, Metris’e atanmasıyla, iki haftalık yoğun baskıdan sonra, elbise giymeyeceğine inandıkları ve umutlarını kestikleri tutukluları Sağmalcılar Özel Tip cezaevine sevk etmeye başladılar. Ardından diğer cezaevlerinde de aynı şeyi yaptılar. Bu bakımdan, Sağmalcılar özel tip cezaevi bir yanıyla, ‘’uslanması’’ndan umutlarını kestikleri devrimcilerin toplama kampı gibiydi.  

Hücre’de günlük yaşam.

Sağmalcılar özel tip cezaevi, önce tek ve üç kişilik hücre tip olarak düşünülmüştü. Daha sonra üç kişilik yerler altı kişi olarak tekrar düzenlendi. 5-6 metre kare olan hücrelerde, bir ranza ve tuvalet’ten başka hiç bir şey yoktu.  Yemekler, demir kapının alt tarafında küçük bir boşluktan veriliyordu. Havalandırmaya bakan, demir parmaklıklı küçük pencereden dışarıyı görmek için ranzanın üstüne çıkmak gerekiyordu. Karşı hücrelerle konuşmak için saatlerce  parmak uçlarımızın üzerinde ayakta saatlerce dikili durmak zorunda kalırdık. Üç katlı hücrelerde altmış kişi aynı havalandırmaya bakardık. Benim bulunduaum üçüncü kat hücrenin sol tarafında, bir kaç hücre ötede, TDKP davasından Mustafa YILDIRIMTÜRK’ü hatırlıyorum. M. Yıldırımtürk’ün sesi tiz olduğu için diğer bloklarda kalan arkadaşlarla, rakam’ların  harf’’lerle kodlandığı şifreli haberleşmeyi genellikle Mustafa bağırarak diğer blok’lara yazdırırdı. Örnegin, 35 dendiği zaman A harfi, 21 dendiği zaman B harfi anlamına gelecek yazışmaları, başka bloklara bildirmek için saatlerce bağırmak gerekirdi. M. Yıldırımtürk hiç üşenmeden tüm siyasetlerin haberleşmelerini bazen günlerce bağırmak suretiyle sabırla karşıya aktarırdı. Bu arada askerler, çatıların üzerine çıkar, haberleşmeyi engellemek için onlar da bağırırdı. Mustafa, aaa diye bağırdığı zaman askerlerde aynı ses tonuyla beee, ceee diye bağırmalarına rağmen, karşı taraf, bu ayrık seslere aldırmadan Mustafa’dan gelen sesi ayırd etmesini bilirdi. Aynı havalandırma hücrelerinde bulunup da, karşı karşıya olan hücreler arası konuşma parmakla havaya yazı yazmak biçiminde olurdu. Askerler buna da bakarlar ama anlayamazlardı. Karşılıklı parmakla havaya yazı yazma konusunda öyle ustalaşmıştık ki, ne kadar hızlı yazarsak yazalım birbirimizin ne yazdığını rahatlıkla okuyabiliyorduk. Konuşmak isteyen her iki kişi de aynı hizadaki hücrelerde kalıyorlarsa, o zaman da, yazan kışı elini pencereden dışarı çıkartır, diğer arkadaş da pencereden uzattığı ayna ile öbür arkadaşın elini gördükten sonra başla diye bağırırdı. Birbirlerini görmeyen iki kişi, 20 metre mesafeden de olsa ayna yöntemiyle rahatlıkla haberleşebilirdi. Tabi havanın güneşli olduğu aylarda aynı şekilde karşı duvara ayna’dan yansıyan ışıkla yazı yazmakta bir başka yöntemdi.

Hücrelerde, kitap ve gazete okuyarak günümüzü geçirirdik.  Her hücre, kendisi için gazete almazdı, aynı katta bulunan hücrelerde bulunan arkadaşlar olarak, ortak tüm gazeteleri alırdık. İlk başta bulunan hücrede kalan arkadaş tüm gazeteleri alır. Önce birisini okur pencereden yan hücredeki arkadaşa verirdi. Böylece sabahtan öğle sonuna doğru tüm gazeteleri okumuş olurduk.

Daha önce söylediğim gibi, Sağmalcılar özel tip cezaevine getirilen tutuklular, ‘’uslanmaz’’olarak kabul edilen tutuklular oldukları için, burası diğer cezaevlerine göre biraz daha rahattı. Örneğin, Metris’te her gün yapılan baskı ve işkence burada yoktu. Burada bulunanlar, daha önce bütün o baskılardan geçmiş ve kabul etmemişler, etmelerinden de umut kesilmiş olanlardı. Bu bakımdan hücrelerimizde don ve atletle tek başımıza oturuyorduk. Havalandırma, görüş vb şeyler tamamen yasaklanmıştı. Sayım nizamına geçerek tekmil vermek ya da, komutanım demek gibi şeyler burada yoktu.

Benim bulunduğum havalandırma çevresindeki hücrelerde, karşımda, Nevzat ÇELİK, İbrahim YİRİK, TDY’den, sanıyorum Teoman diye bir arkadaş ve DS’den, İbrahim ERDOGAN, Bedri YAĞAN, Dursun KARATAŞ, HDÖ’den Halil YAVAŞ ve Ali,  MLSPB’den Süleyman Sadık Öge ve Çayan Sempatizanları’ndan Erdoğan TATLAV ve Tuncay SARPTUNALI adlı arkadaşların isimlerini hatırlıyorum.

Sağmalcılar özel tip cezaevi..

Hücre kapılarının önünde, içerde kimin olduğunu gösteren, girişte zorla çektikleri asılı duran fotoğraflar yayınlansa yeterlidir. Kapıdan içeriye ayak basar basmaz, soyarak arama, TTE giydirme ve saç kesmenin ardında çekilen resimlerden hiç birisinin kendiliğinden, gönül rızası ile çekilmiş resimler olmadığı anlaşılacak ve orada yaşanan gerçekleri binlerce sayfa yazmaya gerek kalmadan ‘’konuşan fotoğraflar’’dan anlamak mümkün olacaktır.

Sağmalcılar özel tip cezaevinde, TTE giydiremedikleri için, ilk önceleri verdikleri eşofmanları da aldılar.  Don, atlet ve ayakkabılarla tek tek hücrelerde aylarca kapıları açılmadan yatan devrimcilerin direniş destanlarının sırrı, hücre kapılarının önünde asılı duran o fotoğraflarda gizlidir.

Don, atlet ve ayakkabı dediğime bakmayın. Sağmalcılar’da ayakkabılarımız da toplandı.

Mart 1984 tarihinde, Sultanahmet cezaevinde Sağmalcılar’a getirilen, TİKB davasından bir arkadaşın, ayakkabısının topuğunda bulunduğu söylenen bir kapsül nedeniyle, koğuşlara baskınlar düzenlenerek tüm ayakkabılarımız toplandı. Aylarca ayakkabısız dolaştık, sonunda mest ve terlik serbest bırakıldı.

KASIMPAŞA SPOR KÜME Mİ DÜŞTÜ...?

Ayakkabı operasyonu yapıldığı zaman üç kişilik koğuşta kalıyordum. DS davasından bir arkadaşla beraber, önce iki kişiydik. Bir gün öğleden sonra koğuşumuzun kapısı açıldı ve içeriye, sırtında bir torba olduğu halde, ufak tefek bir arkadaş girdi. Kaşı patlamış, yüzü gözü kan içersindeydi.

Hızla içeriye daldı, sırtındaki torbasını boş olan ortadaki yatağın üzerine attı ve daha kapı yeni kapanıyordu ki, bize döndü ve Kasımpaşa küme düştü mü? Dedi. DS’li arkadaşla birbirimize baktık ve ikimiz birden soran gözlerle, ne Kasımpaşa’sı? ne küme’si? Dedik. Sonradan öğrendik ki, Bizim APO müthiş bir kasımpaşa spor klup’ü taraftarıymış ve Metris’te haber alamadığı için, ligin sonlarına doğru Kasımpaşa’nın küme düşüp düşmediğini öğrenememiş ve hep merakta kalmış. Belki haberimiz olur diye bize soruyormuş.

Apo (ismi, Abdullah yada Abdurrahman olabilir) Partizan’dan ayrılan GKK ( geçici Koordinasyon komitesi) davasından yargılanan İstanbul teknik üniversitesi ( İTÜ) öğrencisiydi. GKK’nın yöneticilerinden birisi olduğunu daha sonra öğrendik tabi...

Koğuşa girdiği gün, ‘’buda nerden düştü’’ diye hafife aldığımız Apo, Ayakkabı operasyonu sırasında koğuşa dalan askerlere karşı koyuş tavrıyla sempatimizi kazanmıştı. Neşeli, hep gülen ve heyecanlı konuşmalarıyla, yanında  hapis yatılacak, güvenilir bir arkadaş olduğunu kısa zamanda ispatlamıştı.

Ayakkabısız kalmıştık. Mest ve terlik giyecektik. Hayatımda mest giymemiştim, nasıl olduğunu bile bilmezdim. O güne kadar Mest’in, namaz kılan yaşlı insanların, kolay abdest almak için giydikleri özel bir ayakkabı olduğunu sanırdım. Koğuşumuza ilk mest Apo’ya geldi. Haydi hayırlı olsun diye, besmele(!)ler eşliğinde mest’ini giyen Apo koğuşta volta atmaya başladığında, rahat olup olmağını sorarak merakımı gidermiş oldum. Bir süre sonra benimde bir mest’im oldu...

MUHARREM KAYA’NIN DONU (!)

Mahkeme günümüz gelip çatmıştı. 1979 Aralık ayı operasyonunda ikinci kez yargılandığım dava dosyam, diğer yoldaşların dosyasından ayrılarak, 1977 Ağustos davası ile birleştirilmişti. Bu davanın tek tutuklu sanığı Muharrem KAYA  (Engin Erkiner ve Ali Sönmez kaçmıştı ) yoldaşla, bir kez daha ve yeniden yargılanacaktım.

TTE giymediğimiz için mahkemelere don ve atletle çıkıyorduk. Ayakkabılarımız da toplanınca, terlik ve mest ayakkabılar gelinceye kadar bazı arkadaşların yalınayak mahkemelere çıktığı bile oluyordu. Yarın mahkememiz vardı. Benim kaldığım blokun arka tarafındaki hücrelerden birinde de Muharrem KAYA kalıyordu. Gece yarısı Muharrem ile bağırarak konuşmaya başladık. Bana, ‘’ne giyeceksin? Diye soruyordu. Şort giyeceğimi, kendisinin de bir şort bulmasını söyledim.

Mahkemelere gidiş gelişler sırasında ‘’üst baş araması’’ yapacağız diye, zorla elbise giydirdiklerini biliyorduk. Zorla elbise giydirildikten sonra, eller arkadan kelepçelenerek cezaevi  arabasına (Ring) bindirilenler, elleri arkadan kelepçeli oldugu için, birbirlerinin elbiselerini dişleriyle yırtarak çıkartıyorlar ve cezaevi arabası Selimiye’ye gelinceye kadar tüm elbiseler yırtılmış oluyordu. Bazı hallerde elbisenin dikiş yerleri çok sağlam oluyor ve elbisenin bir parçası üzerimizde kalıyordu. Bu durumda mahkemeye, ayagımızda yada sırtımızda kalan pantalon yada ceket parçasının lime lime olmuş haliyle mahkeme salonuna girdiğimiz bile oluyordu.

Mahkeme sabahı koguştan alınarak ‘’kapı altı’’ denen bölüme getirildim. Elbiseler hazırlanmış bizi bekliyorlardı. Arkama geçen bir jandarma erinin dizime vurdugu bir tekmeyle sendeledim, o sırada başıma çullanan diger askerler kısa bir zaman içersinde pantolon ve ceketi giydirmişlerdi bile.  Ceketim dügmelendi, ellerim kelepçelendi, arabaya bindirildim. Muharrem’i benden önce arabaya bindirmişler, üstlerindeki elbiseleri yırtmaya çalışıyordu. Araba Selimiye’ye geldiğinde, hiçbirimizin üzerinde TTE kalmamış hepsi yırtılmıştı. Araba’dan inip de mahkeme salonuna doğru giderken Muharrem’in ayağındaki don dikkatimi çekti, başladım gülmeye. Muharrem bu ne hal? Muharrem’in ayağında kirli ve dar bir don... göbek dışarda, üzerindeki atlet bir başka alem.. Yahu Muharrem neden şort giymedin? Derken gülmekten kendimi alamıyordum. Şort bulamadığını ancak bunu giyebildiğini söyledi. Sevgili Muharrem’in o günkü görüntüsü halen gözümün önündedir. Eskiden ’’çocuk mamaları’’nın paketleri üzerinde tombul yanaklı ablak suratlı bir çocuk resmi olurdu. Nerden aklıma düştü bilmiyorum ama, Muharrem’i bu haliyle görür görmez o resim aklıma gelmişti. Bu benzerliğe gülüyordum.

Bu bizim ilk mahkememizdi. Üç senedir babamı görmemiştim. Mahkeme salonunun kapısında Babamla karşılaştım. Beni gördüğü zaman yüzündeki şaşkın bakışları hala unutamam. Donmuştu sanki, tek kelime konuşmuyor öylece bakıyordu. Sadece bakıştık, hiç konuşmadık. Köye gittiği zaman, beni görüp göremediğini soranlara, ‘’ ‘’vallahi gördüm görmesine ama ne olduğunu anlamadım, ayağında naylon bir terlik, üstünde bir atlet bir de don vardı, çırılçıplak etmişlerdi bizim oğlanı’’ dediğini sonradan duydum.

Mahkeme salonuna, askeri savcı ve hakimlerin aval aval bakışları altında girdik. Önce salona almak istemediler, sonra fikir değiştirip kısa bir ifademizi almak istediler. Yaz kızım diye, katip’e talimat veren hakim. ‘’ Sanıklar, İbrahim YALÇIN ve Muharrem KAYA’nın mahkemeye adaba ve edebe uygun olmayan kıyafetlerle gelmeleri nedeniyle salondan çıkartılarak duruşmanın gıyaplarında yapılmasına karar verilmiştir’’ dedikten sonra ‘’çıkın çıkın’’ diye adeta zorla  dışarıya çıkartıldık. Elbiselerimizin ve ayakkabılarımızın elimizden alındığını, zorla TTE giydirilmek istendiğini ve bu durumu protesto ettiğimizi söylememize rağmen, söylediklerimizin hiçbiri kayıtlara geçirilmedi ve yaka-paça salondan çıkartıldık.

( 28. Bölüm. Sağmalcılar, 36 günlük açlık grevi ve ölüm orucu ile devam edecek)