Şuanda 37 konuk çevrimiçi
BugünBugün2099
DünDün2023
Bu haftaBu hafta6515
Bu ayBu ay77647
ToplamToplam7837055
Oğuz Saçın abisi Mahmut'u anlatıyor PDF Yazdır e-Posta
Oğuz Saçın tarafından yazıldı   
Cuma, 05 Mayıs 2017 17:53


Yoldaşlar;


Paris’te 30 Nisan 2017 günü düzenleyeceğiniz İbrahim, Halil, Mahmut ve Kemal yoldaşların anması buluşmasına çok istememe rağmen maalesef katılamıyorum. 2016’da bir ay içerisinde dört yoldaşımız çağın vebası kanser hastalığından dolayı aramızdan ayrıldılar. Yoldaşlarımızdan Mahmut SAÇIN hem kardeşim, hem yoldaşım, hem de beraber işkence tezgahlarında işkence gördüğüm ağabeyim olması dolayısıyla onu tanıyan bir yoldaşınız olarak hakkında kısaca bahsetmek istiyorum.

Mahmut SAÇIN 1974-1975 yıllarında köyümüz Gökçam’da GÖKÇAM KÖYÜ KÜLTÜR VE DAYANIŞMA DERNEĞİ kurucuları arasında yer aldı. Bu yıllarda Çorumda ve yakın çevresinde şehirlerde dahi dernek yokken, bizim köyümüzde dernek kurulmuştu. Çok uzaklardan, Ankara’dan bile bizim köye gelinip tartışmalar, seminerler yapılırdı.

Ağabeyimin ve diğer kurucuların daha sonra köyden ayrılmasıyla bu çalışmaları biz devraldık. Daha sonra Mahmut yoldaşla yollarımız tekrar Ankara’da birleşti. Bu kez daha bilinçli ve daha örgütlü bir şekilde aynı örgüt içerisinde yer aldık. Evini, olanaklarını, maddi-manevi her şeyini devrimci mücadeleye kattı. Evi örgüt evi olarak, eğitim birimi olarak uzun yıllar kullanıldı. İnşaat ve kanalizasyon işlerinde çalışmamız dolayısıyla bütün grev ve işgallerde yer aldı.

Ankara Akdere mutlu mahallesi polis lojmanlarının işgal edilip halkın hizmetine verilmesinde aktif rol aldı. Hatta bu eylemin başlatıcılarından birisidir. O evler o yıllarda halka dağıtılarak sonradan halkın malı olmuştur. Halen o dönemde değişik mahallelerden getirilip yerleştirilen halkın büyük çoğunluğu aynı lojmanlarda oturmaktadır. Nato Yolu’nun yeni kurulmaya başladığı yıllarda faşistleri sürüp çıkarmamızda, kurduğumuz ilk dernek çalışmamızda yanımızda aktif olarak yer aldı.

Mahmut SAÇIN ilk içeri girdiğinde gördüğü ağır işkencelerden dolayı, özellikle Filistin Askısı işkencesinden dolayı bir yıl kadar kolları tutmadı, kendi imkânlarıyla gördüğü fizik tedavi ile kollarını kullanabilir hale geldi.

O dönem 1402 sayılı yasa gerekçe gösterilerek EGO Genel Müdürlüğündeki işinden de atıldı. O bu olaydan sonra evini, eşyasını topladı ve köyüne dönerek rençberlik işleriyle uğraşmaya başladı.

Gökhan ağabeyimle ben ise illegal hayat yaşamaya başladık. Bizden dolayı defalarca köyümüzü ablukaya alarak babamı ve ağabeyimi sayısız kereler gözaltına aldılar. Biz bunu bile bile gelip köydeki evimize yerleştik. Bu fikir biraz da Mahmut ağabeyimin fikriydi. Çok yaratıcı bir insandı, arama yaparlar ama aranan adamı kendi evinde aramazlar demişti. Bir gece yine köylüyü sokağa dizmelerine, bütün evleri aramalarına rağmen, bizim evi aramamışlardı. Oysa biz evdeydik. Bir gün ben bir başka vdeyken birden bir kadın girdi, ikimizde aynı anda aynı şeyi düşündük. Kadın beni hemen kapının arkasına itti, bende zaten oraya yeltenmiştim.  Bu kadar birbirini refleksleriyle hisseden anlayan iki insandık.

Bu o yıllarda köyde illegal yaşarken; biz üç kardeş Mahmut, Gökhan ve ben birlikte televizyona bakarken, İsrailli askerlerin kayalık bir yerde Filistinli bir çocuğun kollarını keskin bir taşla kırdığı o meşhur görüntüyü gördük. Mahmut abim “aslında gidip bu Siyonistlere karşı savaşmak lazım” diye bir fikir ortaya attı Biz de iyi fikir, ”sen burada eve bak biz nasıl olsa illegaliz,[çoğu devrimcinin de Ortadoğu’ya gittiğini, tartışmanın da, toparlanmanın da orada olduğunu duymuştuk) gidelim öyle yapalım dedik çıkıp gittik. Ben dört iki yıl sonra tekrar çıkıp geldiğimde Mahmut ağabeyimin 4 yaşındaki çocuğunun kaza veya ihmal sonucu amca oğlu tarafından traktörün altında ezilerek öldürüldüğünü öğrendim. Bu hepimiz için yıkım oldu. Ama Mahmut için tam bir yıkım oldu. Sigara içmeye, alkol almaya başladı. Bu alışkanlık haline geldi ve bir daha bırakmadı. Sanki kendisini öldürmeye çalışır gibi devam etti ve sonunda çağın vebası kansere yakalandı.

Ben ülkeye sözde çalışma yapmaya gelenlerin içinde tek yakalanmayan kişiydim. O dönem 1983 Kasım seçimleri için gelmiştik güya. Hain Mihraç ve sarı Levent denen adamlar açık adresime Lazkiye’den mektup göndererek bu sayede köyü denetim altına aldırdılar. Anlaşmamıza göre kontağımız koparsa ya açık adresimde olacaktım, ya da açık adresle ilişkili olacaktım. Ben de ayrıca özel bir haberleşme kanalıyla açık adresimde olduğumu bildirmiştim. Bu hainler açık adresime mektup göndererek Mahmut abimin ve benim yakalanmama neden oldular.

MİT tarafından alınmıştık ve bir ay boyunca bilmediğimiz ve hala da öğrenemediğimiz bir yerde işkence gördük. Ne ben ne de abim hiçbir şeyi kabul etmedik.  Satır arası sütle yazılmış, Libya üzerinden ağabeyim Gökhan aracılığıyla Mihraç denen haine gönderilmiş mektubu MİT mensupları önümüze koyana kadar ne ağabeyim ne de ben konuşmadık. Mahmut abi biliyordu böyle bir mektubu ama  Libya’ya gönderdiğimi  söylemedi. Bizi yüzleştirdiler, ağabeyim “oğlum durum apaçık ortada” dedikten sonra ben Mihraç hakkında 19 sayfalık bir ifade verdim.

Yoldaşlarımın bu hain hakkında yıllar sonra açığa çıkardıkları pislikler ana hatlarıyla verdiğim bu ifade ile devletin resmi mahkeme dosyalarına geçti. Ben bu ifadeyi verdikten sonra Mahmut abimi serbest bıraktılar.

Kısacası başta abim Mahmut olmak üzere biz aile olarak en büyük zararı bu hainlerden gördük. Gökhan ağabeyim hain tarafından kaçırıldıktan sonra ailemiz de sonraki kuşak tarafından tecrit edildik. Bir zamanlar efsane gibi bizden bahsedilirken aile içerisinde, çocuklar tarafında bir saygınlığımız kalmadı. Ailenin kimisi Atatürkçü oldu, kimisi dinci oldu, kimisi de Hristiyan oldu.

Mahmut SAÇIN’dan hiçbir zaman bunca hainliklere, bunca zarara rağmen, senin yüzünden bunlar başımıza geldi sözünü duymadım. Öldüğü güne kadar ahlaki duruşundan, devrimci kişiliğinden taviz vermedi, savrulmadı. Öldüğünde vasiyeti üzerine yıkanmadan, dini herhangi bir tören yapılmadan, cami ya da cemevine götürülmeden, doğduğu köyündeki evinin önünde doğrudan sonsuzluğa uğurlandı. Vasiyetinin harfiyen yerine getirilmesini sağlayan yoldaşlarıma da çok teşekkür ediyorum.

Fazla vaktinizi almayayım. Ama Mahmut abim ve İbrahim yoldaş arasındaki birbirini tanımadan kurulan kontaktan bahsetmeden geçemeyeceğim. İbrahim yoldaş haftada bir ya da iki defa beni arardı. O aramazsa ben arardım, ne oldu nerdesin diye. Bir gün yine aramayınca telefonuna mesajlar bıraktım. “hastanedeydim daha şimdi eve geldim merak etme sorun yok” dedi. “Ama senin moralin bozuk gibi ne oldu” diye sordu. Ben de “ağabeyim hasta son zamanlarda hep zatürre filan diyerek hastanede çok kalmaya başladı”  deyince, “sorun ne?” dedi bende “kanser”  dedim. “Sanırım bağışıklık sistemi çöküyor endişeliyim” dedim. “Niye söylemiyorsun yahu, benim tanıdığım bir kadın arkadaş var en azından hastanelerde filan kolaylık sağlar, telefonunu ver, onunkini de ona ver” diye ısrar etti. Ve bu sefer iki günde bir, bazen günde bir aramaya başladı.  Ne olup olmadığını öğrenmek için arıyordu.

Ben de “bir şeyler yapıyorlar sorun yok sen kendine bakmalısın” dememe rağmen O “yook ben bunun peşini bırakmam deyince ben kendi kendime “yahu bu yoldaşımız kendinden çok emin herhalde atlatacak diye düşündüm. Hatırladığım kadarıyla bir iki gün sonra Cabir yoldaşın bir mesajıyla komaya girdiğini öğrenince şok oldum. Sonra komadan çıkmış, hastaneden arayıp da konuşunca, fotoğrafları görünce umutlandım. Nasıl olsa birkaç gün sonra gidiyorum görürüm dedim. Ancak aniden kaybettiğimizi öğrendim. Hiç bir şey yokmuş gibi konuşup ağabeyimle ilgilenen yoldaşım İbo, ağabeyimden önce aramızdan ayrıldı. Paris’ten yoldaşımı ülkeye uğurladık. Geldim, 1 Mayıs’ta da Mahmut ağabeyimi kaybettim. Her ikisiyle de vedalaşamadım.

Köyde ağabeyim için yemek vermeyi beklerken Halil GÜVEN yoldaşımızı da kaybettiğimizi öğrendim. Bu yoldaşlarımın şahsında bütün kaybettiğimiz yoldaşlarımın anısı önünde saygıyla eğiliyorum. Anıları mücadelemize ışık tutsun.


30 Nisan 2017