Şuanda 37 konuk çevrimiçi
BugünBugün1583
DünDün2023
Bu haftaBu hafta5999
Bu ayBu ay77131
ToplamToplam7836539
İdam edilen Ahmet Saner ve Kadir Tandoğan'ın ardından PDF Yazdır e-Posta
Züber Yıldız tarafından yazıldı   
Pazar, 25 Haziran 2017 23:25


 

 

16 Nisan 1980'de bir CIA ajanının öldürülmesi iddiası ile 12 Eylül'ün askeri mahkemelerinde idama mahkûm edilen Ahmet Saner ve Kadir Tandoğan, 25 Haziran 1981 tarihinde Paşakapısı cezaevinde infaz edildiler.

İkisi de yakinen tanıdığım arkadaşlarımdı. Kadir'le ayni semtte bulunuyor olmamdan dolayı tanışırdım. Bazen ikili, bazen de arkadaşlarla birlikte sohbetlerimiz olurdu. Kararlı ve inançlı olduğu kadar, görkemli fiziki yapısı ve pratik işlere koşuşturması bana hep güven verirdi. Alanımızda bulunan faşistlerin karşısında görünmesi bile onları korkuturdu. Kadir'le pratik faaliyetim olmadı. Karşılaştığım bazı ortamlarda sohbetleşirdik o kadar.

Ahmet Saner'le İstanbul Demokratik Ortaöğretim Derneği çatısı altında çok genç yaşlarda tanışmıştık. Yanılmıyorsam 1977 yılı olacaktı. İstanbul'da tek ortaöğretim derneği olması itibari ile ortaöğretim gençliği bu dernek çatısı altında toparlanıyordu. Demokratik bir eğitimi hedefleyen dernek, İstanbul'un tüm liselerine yetişmeyi ve öğrencileri demokratik bir eksende toplamayı hedefliyordu. Derneğin öğrencilerden kurulu yönetimi olduğu gibi, bir de yürütmesi vardı. Yönetim işin yasal boyutu ile uğraşırken yürütme de işin pratiği ile uğraşırdı. Bütün pratik işler yürütmenin sırtındaydı.

Ahmet Saner'le bu derneğin yürütmesinde birlikte görev almıştık. Yalnız Ahmet değil, Hakkı Kolgu, İbrahim Özalp, Ercan Yurtbilir, Kazım Aydın ve isimlerini şu an hatırlamadığım arkadaşlarımız da bu yürütmede varlardı.

Bu dernek ve yöneticileri İstanbul liselilerinin örgütlenmesinde önemli görevler yaptı. Her ne kadar bu dernek Ahmet ve Kadir'in yargılandığı örgütle ilişkili olsa da, yönetimin ve yürütmenin içinde az da olsa farklı siyasi oluşumlara sempati duyan arkadaşlar da vardı. İlerleyen yıllarda her siyasi oluşum kendi ortaöğretim derneğini kurmaya başlayınca, liseli gençliğin merkezi örgütlüğünde de ayrışmalar başladı. Tabii konumuz bu değil.

Ahmet Saner çok sakin ve çok sessiz bir arkadaşımızdı. Zorunlu kalmadıkça konuşmaz ve genelde dinleyici olurdu. Kendi içimizde yaptığımız eğitimlerde ve kitap okumalarında da öyleydi. Yaptığımız sohbetlerinde gözlerinin içi gülerdi ve arkadaşlarına güven verirdi. Derneğin tüm pratik işlerine koşuştururdu. Pratik islerden çok hoşlandığı gibi, pratiğin planlamasında da yetenekliydi. O dönemdeki pratiğimiz bildiri dağıtma, yazılama yapma, yürüyüş ve mitinglere katılma gibi yasal eylemler olsa da devletin ve faşistlerin sürekli hedefi halindeydik.

Ahmet Saner'le Hakki Kolgu aynı okuldaydı. Hakkı’nın olduğu yerde Ahmet, Ahmet'in olduğu yerde Hakkı olurdu. Kopmaz ikili gibilerdi. Hakkı'nın Ahmet'ten farkı, okumayı, araştırmayı, öğrenmeyi ihmal etmemesiydi. Bildiklerini arkadaşları ile paylaşmayı sever ve bu çabasını süreklileştirirdi. İçimizde en çok okuyanımız ve en teorik olanımızdı. Sakin ve ikna edici bir hitabet yeteneği vardı. Bazı aralıklarla yaptığımız kitap okumalarımızda anlayamadığımız yönlerin açılımını Hakkı yapardı. Samimi, dürüst, ciddi ve arkadaşlarına karşı oldukça saygılıydı. Kararlı bir duruşu vardı. Yaralı yakalandığında zafer işareti yapması, hafızalarımızda öyle kazınması, yaralıyken işkence görmesi ve öldürülmesi bu kararlılığın ifadesidir. O her türlü işkenceye rağmen düşmanına diz çökmedi ve bu duruşu bizlere örnek oldu.

Kazım’la benim dışımda yukarıda isimlerini andığım arkadaşların tümü Ahmet ve Kadir’in yargılandığı örgütte mücadele ettiler. Dernek çatısı altında tanıştığım, birlikte mücadele ettiğim ve her birine saygı ve sevgi beslediğim arkadaşlarımın tümü 12 Eylül döneminde ya idam edildiler, ya da çatışmalarda öldürüldüler.

Ercan Yurtbilir, o yerinde duramayan, oldukça hareketli, okuyan ve etüt eden Şehremini'li arkadaşım Doğan Özzümrüt'le birlikte kaldığı bir evde kuşatılarak öldürülecekti.

İbrahim Özalp emektarlarımızdandı. Sözü gediğine oturtan bir arkadaşımızdı. Polisler tarafından sırtından kurşunlanarak öldürüldü.

Kazım Aydin hiç unutamadıklarımdan. Sürekli birlikte olduklarımdandı. Ben de iz bırakan bir arkadaşımızdı. Mavi gözleri, sportif ve oldukça yakışıklı bir arkadaşımızdı. İçimizin en yakışıklısıydı. Karizmatikti ve birlikte gittiğimiz bazı düğünlerde ve benzer ortamlarda hemen kızların ilgi alanına girerdi. En iyi anlaştıklarımdandı. Mahir Çayan hayranlığı kadar Hüseyin Cevahir hayranlığı dikkatimi çekerdi. Aşık Daimi'nin oğlu olan Kazım’ın, mensubu olduğu kültürün terbiyesini bana anlatmaya çalıştığını çok iyi hatırlıyorum. Bir de Hüseyin Cevahir'in yazılarından oluşan küçük bir broşürü bana getirdiğini hiç unutmam. Kürt halkı ve Kürtlerle ilgili ilk sohbeti ondan dinlemiştim. Tercihini yapıp Kürdistan'a gittiğini ve Dersim’de kaldığı evde devlet tarafından kuşatılarak bir arkadaşıyla birlikte öldürüldüğünü cezaevinde öğrenecektim.

Bu arkadaş gurubunun ben de dahil ortak paydası, Mahir Cayan ve Che hayranı olmalarıydı. Bu yönüyle militan bir ruha ve duruşa sahip olduklarını belirtmek gerekir. "Kapitalleri Che yazsaydı daha iyi anlardık" söylemi bu gruba aitti ve sürekli espri konusu yapılırdı.

Bense Türkiye Devriminin Acil Sorunları diye bir broşürü okuyup tercihimi yaparken, hayatta kalmanın tercihini yaptığımın hiç farkında değildim... Ne var ki bu broşürü bana okutan ve tercih yapmamı sağlayan arkadaşım da 12 Eylül döneminde dört arkadaşıyla birlikte kaldıkları evde devlet tarafından kuşatılarak öldürülecekti.

Ortam oldukça tehlikeli bir hal almış ve ölüm çevremde dolaşır olmuştu. Devletten çok, faşistlerden korunmak için kendimi Yalova'nın kuytu köşelerine mahkum edecektim. Ahmet Saner ve Kadir Tandoğan'ın bir eylem dönüşünde yakalandıklarını, Hakkı Kolgu'nun yaralı halde zafer işareti yaptığını gazetelerde gördüğümde içim acımıştı. Ölüm yanımdan teğet geçmişti ama tanındığım bir alana yeniden döndüğümde ihbar yiyerek kendimi karakolda bulmuş ve arkasından Gayrettepe'nin konuğu olmuştum.12 Eylül'ün işkence tezgâhında sağ kolum sakatlanmış ve işlevsiz kalmıştı. işkence izlerinin vücudumun her tarafında kendini hissettirdiği bir halde Selimiye'ye getirilmiştim.

İşkencede sakat kalan kolumun iyileştirilmesi ve üzerimdeki işkence izlerinin giderilmesi için revire götürürlerken gördüm Ahmet'le Kadir'i.

Ahmet'le Kadir'in davaları idamla sonuçlanmış ve Selimiye'de birlikte ayni hücrede bekletiliyorlardı. Koridora bakan hücrenin her tarafı görünür durumdaydı. Bir hücreden çok kafese alınmış aslanlar gibi ikisi de koridordan geçen herkesi görebiliyorlardı. Bir merhaba demenin, el sallayıp selam vermenin oldukça zor olduğu bir koşuldaydık. Yoğun bir baskı ve sindirme politikası yürütülüyordu. En seçme faşist askerlerin görevlendirildiği, devletin sonuç aldığı ve herkesin sindirildiği bir ortamda Ahmetlere bir selam verememe müthiş rahatsız ediyordu beni. Her gün önlerinden geçerken çaktırmadan onlara bakmam bile müdahale ile karşılık buluyordu. "Bakma ulan!" uyarılarını Ahmet ve kadir de duyar gibilerdi. Ne olursa olsun arkadaşlara el sallamayı, onlara el sallayarak selam vermeyi kafama koymuştum.

Sabah saatleriydi. cüsseleri büyük, beyinleri küçük iki askerin arasında revire gidiyorum. Ahmetlerin hücresinin önüne yaklaştığımda, Kadir'le bakışmam ve sol elimi kaldırıp onları selamlamamla askerlerin beni coplamaları bir oldu. Yere yığıldım. Sol koluma inen cop darbeleri kolumu işlevsiz kılacak diye korkuyordum. Ağıza alınmayacak küfürler, bağrışmalar diğer görevli askerlerin de oraya gelmesine neden oldu. Her gelen hıncını benden alır gibiydi. Sürükleyerek götürdüler ve kalçamdan bir iğne yapıp tekrar kaldığım koğuşa attılar. Sol kolum sakatlanmamıştı ama mosmor olmuş ve gittikçe siyahlaşıyordu. Sevinmiştim; iki kolum da sakat olsaydı hayli zorlanacaktım.

İçim çok rahattı. Onları selamlamıştım. Bir nevi onları selamlayarak uğurlamıştım son yolculuklarına. Yirmi gün sonra idam edildiklerini duyduğumda içim burkulmuştu.

Anıları önünde saygı ve sevgi ile eğiliyorum.

 

Son Güncelleme: Pazar, 25 Haziran 2017 23:27