Şuanda 43 konuk çevrimiçi
RIZA SALMAN... PDF Yazdır e-Posta
Engin Erkiner tarafından yazıldı   
Pazartesi, 09 Ekim 2017 14:16


Rıza Salman hayatını kaybetti. Acilciler olarak tanınacak hareketin ilk kadroları arasındaydı.

Devamlı olarak Almanya’da mı kalıyordu, bilmiyorum. Son olarak 5-6 yıl kadar önce Frankfurt’taki merkezi 1 Mayıs eyleminde görüşmüştük. Kısaca “iyi yaptınız” demişti. Başlangıçta çok kişi gibi örgüt tarihiyle ilgili olarak sitede yürüyen açıklamalardan bir şey çıkacağı görüşünde değildi.  Önceki görüşmelerimizden birisinde de bunu açıkça belirtmişti. Bu konuda yalnız değildi ama sonuçta konu bizim bile tahmin edemeyeceğimiz kadar büyümüş, 1976’da içimize giren Muhabarat elemanının zararlı faaliyetleri ortaya çıkarılmıştı. Memnun görünüyordu, o tipi de hiç sevmezdi.

Rıza Salman daha sonra Acilciler olarak anılacak örgütün ilk kadroları içindeydi. Bu nedenle Ankara’da ve ODTÜ’deki çalışma içinde bulunmasında şaşılacak yan bulunmuyor. Daha sonra ODTÜ Hazırlık Okulu’nda başarılı olamadığı için ayrılıp 1970’li yılların ortalarında SBF bünyesi içinde bulunan Basın Yayın Yüksek Okulu’na geçecekti. SBF’de Devrimci Gençlik, BYYO’da biz etkindik ve bu durum sayısız tartışmaların ve sürtüşmelerin kaynağı olacaktı. Ellerinde TDAS, SBF koridorlarında Devrimci Gençlik taraftarlarına konferans verenleri görebilirdiniz. Bir tanesi Rıza ile evlenecek ve 1977’de hayatını kaybedecek olan Ömür’dü.

Küçük yerlerde ne kadar dikkat ederseniz edin gizli örgütlenme yapamazsınız. Çok kişi birbirini çocukluğundan beri tanıyorsa, örgüt derseniz dernek çerçevesinde faaliyet yürütüyorsa, herkes her şeyi biliyor demektir.

Ankara ise büyük kentti ve titizlikle dikkat edilmesi sonucunda da farklı bir durum vardı. Rıza yine ODTÜ kökenli olan Necati’nin ilişkisiydi. İlker Akman ve Hasan Basri’yi tanımazdı, Yüksel’i de Beylerderesi’nden sonra 1976 ortalarında tanıyacaktı. Esas olarak Necati ve daha az oranda benimle ilişkisi bulunuyordu.

Beylerderesi’nin ardından daha sonra Devrimci Savaş ayrılığında yer alacak bir yoldaşla birlikte Genel Komite’ye alındı. Yüksel ve benimle birlikte dört kişiydik. Bizim hep yukardan kayıp vermek gibi bir özelliğimiz vardır. Bir yıl içinde birisi ayrılacak, Yüksel ölecek, Rıza yakalanacaktı. Yaralı yakalanmasından kısa süre sonra Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’nden bir grupla birlikte kaçarken yakalanacaktı.

Altı ay kadar sonra ben yakalandım, 1979’da o da ben de hapisteyken yollarımız ayrıldı. Ben kaçtım, o cezasının sonuna kadar kaldı ve yıllar sonra Almanya’da görüşebilecektik.

1977 başındaki politik çıkış öncesinde örgüt adı olarak Halkın Devrimci Öncüleri benimsendi. Rıza’nın önerisiydi, uygun bulundu ama daha sonra ne yaptıysak Acilciler adından kurtulamayacaktık. 1979 ayrılığında o HDÖ ben Acilciler adını kullanan taraftaydım.

Tarihte bir örgütün görüşlerini ortaya koyan broşürün adını (Türkiye Devriminin Acil Sorunları) o örgüte vermesi az görülen örnektir, belki de benzeri yoktur.

Almanya’da ilk görüştüğümüzde (1990’ların başları olsa gerek) bazı isimler hakkında bilgi almak istemişti. İstanbul’da Avukat Cemil’e çok kızıyordu. Ne olduğunu sormadım, o kişiyi tanıyordum ve tahmin de edebiliyordum.

Rıza ile bir keresinde Frankfurt Kitap Fuarı’nda karşılaştım. 1993 veya 1994 yılıydı, Yazın Dergisi olarak standımız vardı. 3-4 yaşındaki kızım Ömür de benimle birlikte oradaydı. Çocuğun adını nereden duymuştu bilmiyorum ama Ömür’e sarılıp ağlayınca fena olmuştum doğrusu…

Ömür’ün 1977 yılı Mart ayı sonunda hayatını kaybetmesiyle neredeyse tek başıma kalmıştım. Genel Komite yeniden oluşturuldu ve Muhabaratçı tipe de böylece yükselme yolu açılmış olacaktı.

İkimiz de hapisteyken –ben Konya o Adapazarı’ndaydı- epeyce mektuplaştık. Mektup konularını ideolojik tartışma oluşturuyordu. O silahlı mücadelede büyük ağırlığı kırsal alana, ben kentlere veriyordum. 1978’de yazdığım, 1980 Nisan’ında kaçtıktan sonra yeni yayınlanan Cephe Dergisi’nde gördüğüm Öncü Savaşının Politik Sanatı’nı hiç beğenmemişti. (Bu yazıyı sonra bir türlü bulamadık. 40 Yıl Sonra TDAS’ta hatırladığım özetini yayınladık. Zaten kısa bir yazıydı.)

Kendisinin Marksizm-Leninizm Dogma Değil Eylem Klavuzudur adlı daha sonra üç bölüm olan bir yazısı vardı. Sadece ilk bölümünü yazıldıktan kısa süre sonra okudum, eleştirilerimi de kendisine yazmıştım. O sırada daha yakalanmamıştım. Bambaşka anlayışlara sahiptik. Che Guevara’ya ve Mahir Çayan’a sürekli referans verilmesi normaldi ama kendi yaşadığımız büyük bir deney de vardı. Her deney teoriye ekleme yapar, kendi deneyinden öğrenebilmek gerekirdi.

Daha önce de yazmıştım, 1979 ayrılığı anlamsızdı. Geleceğe ait konular üzerinden ayrılmak anlamsızdı. Sosyalist hareketteki çok sayıda ayrılık gibi görüş ayrılıkları zaten var olan ayrılığa gerekçe yapılmıştı. Biz içerdeydik ama dışarısı zaten değişik kişiler arasında ayrışmıştı. Avukat Cemil uğursuz rol oynayan tiplerden bir tanesidir.

Sonuçta halk savaşını bu kadar öne çıkaranlar bırakın bu savaşı vermeyi, başlamaya bile teşebbüs edemeyeceklerdi. Bizim tarafta da savunduklarımızı yeterince yapabildiğimiz söylenemezdi.

Rıza ile birkaç kere Nebil Rahuma’nın öldürülmesini konuştuk. Savunuyordu, “O Mihrac’ın içimizdeki ajanıydı” diyordu. Öldürülmesine gerekçe olarak başka şeyden söz etmedi. Ben de “O herifin derdi zaten Nebil’i öyle göstermekti” diye anlattım ama ikna olmadı.

Hapisten çıktıktan sonra HDÖ’yü sürdürmek istedi ama olmadı. Biraz gelişir gibi olunca operasyon yediler, sonrasını bilmiyorum.

Rıza Salman ve Hasan Basri Temizalp birbirlerini tanımazlardı ama ikisi de Che Guevara hayranıydı. Che’nin hayat anlayışını ben de severim ama kır gerillası anlayışını değil… 1975’te Rıza, Ömür ve aynı okuldan birkaç kişinin kaldığı Ankara Küçükesat’taki öğrenci evinde gördüklerimin Che ile ilgisi olabileceğini düşünmüştüm  yıllar sonra… Bu ev Devrimci Yol’un Tarihle Söyleşiler kitaplarından birisinde yayınlanan söyleşilerde “hücre evi” olarak geçer. Çok kişinin girip çıktığı bir öğrenci eviydi.

Evde düşünebileceğiniz her çeşit mutfak malzemesi (bardak, tabak, çatal-kaşık) kirliydi ve mutfak lavabosuna yığılmış olarak dururdu. İhtiyacı olan gerekeni yıkayıp kullanır sonra yine kirli olarak oraya bırakırdı.

İbrahim Yalçın Ey Hayat adlı kitabında Rıza ile birlikte hapiste yattığı dönemi anlatır. Sözlü olarak da çok kişiye anlatmıştır.

“Sabah kalkar, serçe parmaklarını ıslatıp gözlerinin kenarlarını silerdi, o kadar. Rıza yüzünü yıka, derdim ama yıkamazdı.”

Bununla Che’nin dağdaki “temizlik düşkünlüğü”nün bağı var mıdır, bilmiyorum. Che iç çamaşırlarını çıkarıp attığında kirden dik dururlarmış!

Kişi neyse odur. Herkes gibi Rıza’nın da eksileri vardı ama önemli olan genel bilançonun pozitif olmasıdır.

Yazının sonunda kısa süre önce kaybettiğimiz Bülent Uluer’le ilgili bir durumu iletmek istiyorum. Gazetecinin birisi Bülent ile arkadaş olduklarını ve kendisinin 12 Eylül’den sonra “vur emri”yle arandığını yazmış. Bülent Türkiye’den ayrılmadan önce Kurtuluş örgütüne geçmişti ve evinde kaldığı kişi bile gazetecinin belirttiği gibi bir durum olmadığını belirtti. Eksik hatırlayabilirim düşüncesiyle bana da sordu. Bu emirle arananlar arasında ben de bulunuyordum ve Bülent’in adının da listede olduğunu hatırlamıyordum.

Ne gerek var böyle şeylere? Vur emriyle aranmış olmak kişiyi büyütmez, aranmamış olmak da küçültmez. Kişi hayattan ayrıldıktan sonra böyle abartmalara girmenin hiç gereği yoktur.

Rıza ile anlaşmazlıklarım oldu ama karşılıklı olarak birbirimizi severdik. Doğru bildiği yoldan gitti ve bu özellik çok önemlidir.

Bir işin peşine düştüğünde başarılı olamayabilirsin ama peşine düşmesini bilmeden de hiçbir şey yapamazsın.