Şuanda 64 konuk çevrimiçi
BugünBugün2691
DünDün3321
Bu haftaBu hafta9282
Bu ayBu ay38081
ToplamToplam5819672
Sol politika, doğrular-yanlışlar ve hipokrasi PDF Yazdır e-Posta
İsmet Yüce tarafından yazıldı   
Çarşamba, 01 Kasım 2017 21:21


Batı merkezli sol düşünce, bölgemize, sol düşüncenin olması gerektiği gibi bakmıyor. Bu sol düşünce kavramının içeriği de çok tartışma götürür. Yeni ve modern hali ile 17. yüzyılın sonlarına doğru Avrupa merkezli oluşan sol anlayış, bilindiği gibi, bizim coğrafyaya resmi düşüncenin süzgeçlerinden geçerek geldiği için, kavramın tam ne demek istediği, ezberlerden farklı nasıl bir pratik gerektirdiği de karmaşık.

Bu bahsedilen yüzyıldan önce ve yeni dönemde daha anlaşılır ve bize uyan sol anlayış bu kavram tartışmasının dışında tutuluyor. Avrupa’nın ana akım solu genelde, kendi dışındaki ülkelere ve sorunlara oryantalist ve Batının çıkarları çerçevesinde bakıyor. Fazla tartışılmadığı için aradan kayboluyor. Bir kaç örneği olmakla birlikte en yenisi sayılabilecek olanı, Zimbabve ve Başkan Mugabe örneği var. Mugabe iktidarı ele geçirdiğinde Britanyalı beyaz sömürgeciliğin mülkiyet ve haklarını yerlilerin lehine kullandığı ve Britanya ile ilişkilerinde etkili davranmak istediği için hem Britanya hem de sol tarafından sürekli diktatörlükle eleştirildi ve buna karşı güçlü bir soğuk savaş yürütüldü. Bunu yapan en çok sol sayılabilecek; The Guardian gazetesi ve BBC oldu. Şimdilerde aynı bakış bizim coğrafyaya ve bütün vahşeti yaşattırılan insanlarımıza yönelmiş durumda.

Ya yazılar okunmuyor, ya da ‘söyleyen bizimki’,’bizim basında söylenmiş, diye her tür geriliği ve halkımıza yapılan hakareti kabul ediyoruz. Hele batıdan gelirse daha sessiz kalınıyor. Sendika.org’da sözde sol teorisyen: Slavoj Zizek’in 5 bölüm halinde yayınlanan yazıları, anlatmaya çalıştığımız duruma tam denk düşüyor. Yayınlayanlar ‘okusa’ belki yayınlamaz denilecek türden yazılar, ya da Zizek yazmış bir bildiği vardır deniliyor da olabilir. Tabii Zizek’in geldiği coğrafyanın medeniyetten nasibini fazla almadığı biliniyor. En yoğun ırkçılık, yabancı düşmanlığının yanı sıra; ’kucağında bebek olan babaya çelme takan kadın basın çalışanlarını da’  Zizek’in hanesine rahatlıkla kaydedebiliriz.

Çok tartışmalı da olsa, emperyalist güçlerin ve bölge destekçilerinin denge uğraşları ve Ortadoğu tarihsel medeniyetini kıskandıkları için, başımıza bu belaları ve her dönem farklı saldırı ve piyon-çetelerini halklarımızın başına bela ettikleri biliniyor.

Zizek ve denklerinin yazısında bazı alıntılar yapmak durumdayız: Y.Grishkovets’den alıntı yapan ve bunu kabul eden bay: ’hoş görüden nasiplenmemiş’ diyor bizim halklarımıza. ’Pislik coğrafya’ diye tarihin merkezi sayılabilecek Irak’ı kastediyor.

Dünyanın ekonomik ve kültürel olarak gelişme bakımından Batıyı geçtiği ve gelişerek bağımsızlaştığı için bunların, oryantalist işgalci ve fitneci damarları şahlanmış olabilir. Yeni bir şey üretemedikleri için de hakaret yolunu seçmek istemiş olabilirler. Kolonyalist anlayışla ellerinden kaçırdıklarını geri çevirme deneyimleri var.

Göçmenler için; ’Libya, Türkiye ve Lübnan da kabul merkezleri-kampları öneriyor; ’mültecilerin çoğunluğunun Batı Avrupalı insan hakları nosyonuyla bağdaşmaz kültürlerden geldikleri açık bir gerçektir’ diyor ve sol’umuz bunu yayınlıyor. Şimdiye kadar bir yerde eleştiri de görmedim. Başka olsa en küçük şeyi kaçırmayan sol bunu göremiyor. Devam ediyor : ’bu göçmenlere karşı yasal yaptırımlar tüm gücüyle devreye girebilmelidir’ diyor. Ve ses çıkmıyor.

Bununla bağlantılı diğer konuyu da yazmak istediğimden çok uzatmadan, yoksa bu konuda yeni bir Das Kapital yazılır, Kapital’den bir alıntı ile bu beye bir medeniyet dersi ile kapatalım.

18.yüzyıl sonlarında Avrupa’da siyasi gericiliğin en karanlık döneminde, Avrupa aristokrat ve burjuva çevrelerinde ruh çağırma, masa yürütme seansları yapılırken; Çin’de , Taiping köylüleri büyük bir anti-feodal özgürlük hareketi gerçekleştiriyordu. Marx: ’o ağaç, beyninden, masa yürütmekten çok daha çarpıcı, parlak fikirler saçar.’ diyerek, Çin deki devrim ile Avrupa karanlığındaki ruh-çağırma tutkusu arasındaki farklığı hatırlatıyor.

Bunlarınki  ‘masa yürütmenin’ batıcası.

Fakat asıl başlığa uygun ve önemli sosyolojik değerlendirmeyi: Oliver Roy yapıyor. Uzamaması için ana başlıklarla geçeceğiz.

Yeni durumu ve Avrupa’da radikal islamın veya bölgemizdeki oluşumların Avrupa’da yaşayan bölge insanlarına nasıl yansıdığını farklı bir bakış ile tanımlıyor. Bunu islamın radikalleşmesi değil radikalleşmenin islamlaşması sözkonusu diyerek açıklıyor. Yeni ve dışlanmışların kendilerine yön bulma uğraşını, ailelerin değil çocuklarının Müslümanlığa geçmesi kültürünü inceliyor. Aileleri birinci veya ikinci kuşak Müslümanlar bunlar. Bu kuşaklar isyancılarının kendilerine göre bir din-ideoloji oluşturdukları, dini geçmiş ve pratikleri olmayan bu kuşağın bir ve ikinci kuşak ailelerinin dinini istemedikleri ve kabul etmedikleri, tartışılıyor.

Bir nihilizm ve kibir durumu, Pakistan’dan Fas’a kadar ilk kuşakların kesinlikle farklı, son kuşağın farklı düşünerek hareket ettikleri anlaşılıyor. Bu kesim camiye gitmiyor, kendilerine imamlık yapıyorlar. Radikalleşmeleri pratik değil hayalidir. Şiddet ve ölüm üzerine kurulmuştur, şeriat ve ya ütopya üzerine değil, sivil toplumla ilgilenmezler, sosyal bütünleşmeleri yoktur. Hem dışarıda hem de dışlanmış hissediyorlar.

Bu kuşağın yaklaşımları ütopyacıdan çok nihilisttirler. Alt sosyal uğraşlardan gelmemişlerdir, ramazanda yemek dağıtmamış, dinsel eğitim almamış, dinle veya cemaatla ilgili değillerdir. Yapılanmalar kişisel-kardeşlik örgütlenmeleridir. Her türden zeminleri zayıftır. Sınırsız şiddet eğilimleri buradan kaynaklanmaktadır.

Yazarın en çarpıcı ve üzerinde düşünülmesi gereken değerlendirmesi ile bitirelim:

‘Müslüman toplumun radikalleşmesi değil, gençleri etkileyen kuşaklararası isyandır.’ Karşımıza alarak değil, tartışarak bir sonuca varabiliriz.