Şuanda 134 konuk çevrimiçi
İnsandaki sürgün PDF Yazdır e-Posta
Engin Erkiner tarafından yazıldı   
Çarşamba, 22 Kasım 2017 22:55


Aşağıdaki yazı 21 yıl önce Ekim 1996’da Almanya’da yayınlanan Özgür Politika gazetesinde yer aldı. Bu yazıya daha sonra değişik gazete ve dergilerde yayınlanmış 51 yazımın yer aldığı Bugüne Yolculuk kitabında yer verdim.

Uzun bir zaman geçti ama fazla şey değişmedi…

“26 Ekim Cumartesi gecesi Köln’de değişik bir toplantı yapıldı. Toplantı diyorsam, bildiğimiz politik toplantılardan değil. Konuşuldu, eğlenildi, ikili sohbetler yapıldı, anılar anlatıldı, yenilip-içildi. Almanya’da bulunan ve çeşitli tarihlerde Türkiye’deki cezaevlerinden kaçmış insanların bir araya geldiği bir toplantıydı bu. Çeşitli tarihlerde cezaevlerinde bulunmuş, kısa süre kaldığı için kaçmasına gerek kalmamış ya da uzun süre olmasına karşın kaçma olanağı bulamamış kişiler de vardı toplantıda. Bunlara böyle bir toplantıda bulunmak için gelmiş kişiler de eklendiğinde, 50-60 civarında bir sayı olmuştu. Köln Halkevi’nin yeri fazlasıyla doldu denilebilir. Toplantı sonunda masraflar çıktıktan sonra kalan para İsmail Beşikçi’ye gönderildi.

Toplantı (ya da adının ne olduğu önemli değildir) büyük bir dikkatle dinlenen firar öykülerini de içerdi. Bugün artık yaşamayan ortak tanıdıklar çıktı. Kimisi idam edilmiş, kimisi çatışmada ölmüş… Bazen hüzünlenip bazen gülündü.

Bu toplantının kişi olarak da oldukça yararlı olduğunu belirtmeliyim. Bir süredir anlamakta ciddi olarak zorlandığım bazı konuları daha iyi anlamama yardımcı oldu. Konu ve soru şuydu: Bir insan daha elli yaşına bile gelmeden nasıl büyük oranda geçmişle yaşamaya başlar? Nasıl gelecekten büyük beklentileri (genelde ve kendisine yönelik olarak) kalmaz? Bunu Türkiye devrimci hareketinin eski denilebilecek başka insanlarında da gördüm, bazılarının yazdıklarını okudum, açıkça söylenmese de aynısı vardı.

Bu insanlar son derece zor bir hayat yaşadılar. Aslında bu bile o hayatı tanımlamada eksik kalır. Andre Malraux’nun İnsanlık Durumu adlı romanında bir cümle vardır: ‘Altmış yaşındaydı ve anılarını mezarlar dolduruyordu.’ Bu durum bu insanlar için 25-30 yaşlarındayken oldu. Kendiniz rastlantıların bir araya gelmesi sonucu yaşıyorsunuz, aynı ya da farklı örgütlerden tanıdığınız çok sayıda insan ise artık yaşamıyor. İyi devrimciler derin duygulara sahiptir ve bu kadar ölünün bir insanı kuvvetle etkilememesi mümkün değildir.

Sorun da burada başlıyor. Rastlantı sonucu yaşamak, ölen arkadaşlar, anılar, öfke, hüzün; bunlar kaybolamaz, ama ağırlıkla bunlarla da yaşanmaz. Bu insanlar, daha bu yaşlarında bile, iki hatta üç insanın hayatını yaşamışlar. Dolu hatta aşırı dolu bir hayatları olmuş. Bu doluluğun insanda önemli bir gerilim yaratmaması mümkün değildir. Bu gerilime Türkiye’ye gidememenin üzüntüsünü de eklemek gerekir. Sık sık yapılan ‘açık hapishane Almanya’ tanımlaması bunu göstermektedir. Gidilebilseydi ne olurdu, diye de sorulabilir. Bence psikolojik durum daha da kötü olurdu. Hemen her şey değişmiş. Eski insanlar kaybolmuşlar, ya köşelerine çekilip bırakmışlar ya da köşe dönmek peşindeler. Büyük bir depolitizasyon ve çöküntü var. Türkiye için devrimci mücadele eski gücünün çok gerisinde. Her zaman görülebilecek türden bir gerileme değil bu, büyük bir çürüme var. Bu kadar mücadele ve ölüden sonra buraya geldik, geçecek kuşkusuz, ama varolduğu süre içinde kişiyi şiddetle etkilememesi mümkün değildir.

Toplantının bir bölümünde zorlandığımı açıkça söylemeliyim. Oradaki psikolojiye uyamıyordum. Sonra düşündüm: Bazı olaylar çok geride kaldı ve ben unuttum mu? Değil, bunlar hayatımızın ayrılmaz bir parçasıdır ve unutulmaları da mümkün değildir. Duygusuz bir insan mı oldum, o da değil. Nedir o zaman? Kısa bir dönem için bile olsa yoğunlaşmış hüzün neden olmuyor?

Daha sonra anlayabiliyor insan. Bu aslında sürgünde yaşamak zorunda kalmış bütün Türkiyeli devrimcilerin yaşadığı sonuçtur. Yıllardır başka bir ülkede yaşamak zorundasınız ve soru şudur: Ağırlıkla anılarınız ve eski özlemlerinizle mi yaşayacaksınız yoksa bulunduğunuz yerde kendinize yeni bir alan mı açacaksınız? Zaman geçirmek ya da uğraşacak bir iş bulmak için değil, hayatınızı doldurabilecek bir alan. Bu alan ağırlıkla Türkiye ile de ilgili olabilir ve zaten insanın hayatının bu kadar önemli bir bölümünü kapsayan dönemi büyük oranda silmesi mümkün değildir. Sonuçta, zorunlu geçiş dönemi dışında kalan yaklaşık on yıl içinde, eski hayatınıza yeni bir hayat daha eklersiniz. Bu hayat eskiyi yok etmez, ama artık ağırlıkla eskiyle yaşamaz olursunuz. Eski tek değildir artık, daha geniş bir alanda kendi yerine oturur. O zaman insan daha iyi bir geçmiş istemekle kalmaz, daha iyi bugünü ve geleceği de ister. Hatta ağır basan sonrakilerdir.

Söylenmesi kolay, yapılması zor. Avrupa ülkelerindeki Türkiyeli bir devrimcinin kendisini Türkiye solunun bilinen çevresiyle sınırlı tutmaması gerekir. Acı ama gerçektir, o çevrenin insana sıkıntı, kendini tekrarlama ve çürümenin ötesinde verebileceği fazla bir şey yoktur. Hayat geniştir ve sol, (iyi ki) örgütlü sol çevreden ibaret değildir.

12 Eylül darbesinin bu ülkeye, bu ülkenin insanına ve devrimcilerine yaptığı en büyük kötülük, ağır baskının hemen her çeşidi değildir. Zor dayanılsa, büyük bir acı verse bile gelir ve geçer. Kolay geçmeyen, geleceğin yıkılmasıdır. Bugünde yaşanacak bir şey bulamayan (ya da bugünün sığlığından uzaklaşmak isteyen) insanın dünde yaşamaya başlamasıdır. Bunun geçmesi hiç de kolay değildir.

Sürgün insanın kendisindedir, yaşadığı ülkede değil. Sürgünden kurtulmak istiyorsan önce içindeki sürgünden çıkacaksın ve ancak o zaman sürgünde, sürgünde değilmiş gibi yaşamaya başlayacaksın. Tümüyle değil, bu olamaz da, ama ağırlıkla. Nereye giderse gitsin kendini de götüren insan, sürülebilir, yeter ki o da kendisini sürmesin.”

(Özgür Politika, 28 Ekim 1996)