Şuanda 142 konuk çevrimiçi
Napoleon ve bolşevikler PDF Yazdır e-Posta
Engin Erkiner tarafından yazıldı   
Salı, 28 Kasım 2017 20:37


Bu ilişkiyi daha önce düşünmemiştim. Bolşeviklerin kendilerini Fransız devrimindeki Jakobenler gibi gördüklerini biliyordum ve aradaki ilişkinin bu kadarla sınırlı kaldığını sanıyordum.

1917 Ekim Devrimi ardından Avrupa’da özellikle de Almanya’da devrim beklenmektedir. Gerçekleşmez… Almanya dışındaki birkaç küçük kalkışma da başarılı olamaz, Ekim devrimi yalnız kalır.

Fransız devrimi de yalnız kalmıştı. Avrupa’da krallıkla yönetilen ve yarı feodal yapıya sahip ülkeler karşısında yalnızdı. Bolşevikler Fransız devriminin bu yalnızlığını defalarca inceliyorlar.

Napoleon’un askeri seferleri devrimi yalnızlıktan kurtarmak ve burjuva devrimini yaymak çabası olarak da değerlendirilebilir. Çarlık Rusyasına yaptığı büyük seferin amacı Avrupa’da gericiliğin kalesi olarak bilinen Çarlık’ı yıkmaktır ama başarılı olamaz.

Bu durumda ister istemez Kızıl Ordu’nun İkinci Dünya Savaşı sonlarında Berlin’e doğru ilerlerken geçtiği bütün ülkelerde sosyalist iktidarlar kurmasını hatırlıyorsunuz. Bu da devrimi yaymaktır ya da dışarıdan getirilen devrimdir. Fransız devriminin yalnızlığını ve Napoleon’un devrimi yayma çabasını iyi çalışan Bolşevikler, fırsatını bulduklarında kendi devrimleri için de aynısını yapmışlardır.

Bunu yanlış bulanlar olabilir. Şu kadarı belirtilebilir ki, SSCB’nin kendini güvende hissetmeye başlaması sosyalizmin dünya sistemi haline gelmesinden sonra olmuştur. O zamana kadar “yıkılabilir” olarak görülen sistem, geleceğe güvenle bakmaya başlar.

Üzerinde çalıştığım “1956’da ne oldu?” sorusunu bu çerçevede görmeye çalışıyorum. SSCB’de değişiklikler gerçekleşiyor ve bunlar 1956’da 20. Kongre’de Kruşçev’in konuşmasıyla somutlanıyor.

Malum tespiti biliyorsunuz: 1953’te Stalin ölüyor, 1956’da revizyonizm iktidara geliyor!

Bu aynı zamanda 1960’lı yıllarda Çin Komünist Partisi’nin de görüşüdür. Bizdeki sosyal emperyalizm savunucuları bu görüşü oradan aldılar.

Yaşanılan yoğun sanayileşmeden, SSCB’nin yarı feodal bir ülkeden sanayi ülkesine dönüşmesinden, büyük savaşı kazanan asıl güç olmasından kısa süre sonra revizyonizmin iktidara gelmesi olacak şey değildir. Ne var ki, 1953-1956 arasında önemsiz denilemeyecek bazı değişiklikler de oluyor. Stalin’in kadrosunda –Beria dahil- infaza varan tasfiyeler gerçekleşiyor. Bir bölümünü biliyorum ama bu konuda iyi çalışma yapmak gerekiyor.

Bu çalışmanın ardından 1956’da ne olduğu ve neden böyle olduğu geçmişi ve işleyiş mekanizmasıyla ortaya konulabilir.

Bu yapılmadan ezbere belirlemelerin anlamı bulunmuyor.

SSCB farklı bir döneme girmiş durumdadır, burası açık…

SSCB tarihi bütün olarak ele alındığında 74 yılın ardından çözülerek dağıldığını biliyoruz. SSCB’nin 20. yüzyıl tarihini derinden etkilediğini ve bu etkinin Ekim Devrimi ile de sınırlı olmadığını kabul etmek gerekir.

İki kutuplu dünya SSCB sayesinde kuruldu. Ulusal kurtuluş savaşlarını desteklediler, Küba devriminin yaşamasını sağladılar, uzaya ilk astronotu gönderdiler…

SBKP parti diktatörlüğü, örgüt içi demokrasinin bulunmaması, işçi-emekçi örgütlenmelerinin partiye bağımlı kılınması ve bürokratizmle eleştirilir ve bunlarda önemli doğruluk payları bulunur. Unutulmaması gerekir ki, reel sosyalizmin 20. yüzyıldaki büyük etkisini de bu parti bürokratları sağlamıştır.

Bunların yerine başkası yapmadı, öyle değil mi?

Toplumu, partiyi, kişileri –mesela Stalin- bütün olarak değerlendirmek gerekir. Birkaç olumlu veya olumsuz özellikten hareket ederek genelleme yapmak doğru değildir.

Bir ara Michael Brie’nin Lenin ile ilgili kitabının bazı bölümlerini özetleyeceğim. Brie doktorasını Leningrad’da yapmış, Lenin’in bütün yazılarını Rusçadan okuyabilen, Almanya’daki Sol Parti’nin bilinen isimlerinden bir tanesi… DAC kökenli…

Kendisinin şöyle bir belirlemesi bulunuyor: “Lenin’i savunup Stalin’i yadsıyamazsınız.”

Aralarında farklar var ama Lenin’in hayatta olduğu devrim sonrasındaki dönemde Rusya’da yaşanan büyük terör ve Lenin’in bununla ilgili saptamaları var. Bu terör iki döneme ayrılıyor: kuralsız terör ve yasal terör. İkincisinde terör yasalara bağlanmış, ilkinde yasa bulunmuyor. Bunda iç savaşın etkisi önemli tabii ki… Ama bu etki iç savaş bitince hemen sona ermiyor.

Devrimi savunma içgüdüsü terörün çığırından çıkmasını getirebiliyor, bu nedenle polis dahil silahlı güçlerin yetkilerini kısıtlayan genelgeler yayınlanıyor.

15 ya da 20 yıl kadar önce Frankfurt’ta komünizmle ilgili dünya çapında bir konferans düzenlenmiş ve bir de sergi açılmıştı. Sergi, Stalin dönemindeki propaganda filmlerini ve afişleri içeriyordu. O yıllarda ABD’deki reklam afişleriyle kısa filmler de vardı sergide… Arada açık bir paralellik bulunuyordu. SSCB o yılların en ileri kapitalist ülkesi ABD’deki uygulamaları almış, teknik ve biçim aynı kalmış, içerik değiştirilmişti.

Bu durum SSCB’de bir dönem öne çıkan, daha sonra gelişmesi engellenen Avangart sanat akımının yerine başkasının konulamadığını da gösteriyordu. Eisenstein gibi büyük sinemacılar, Schostakowich gibi büyük besteciler yetişmişti ama devrimden önce dünya çapında olan Rus romanı devrim sonrasında aynı düzeyde sürdürülememişti.

Toplumcu gerçekçilik edebiyatın gelişmesi önünde ciddi bir engel oldu.

Küba edebiyatçıların bu akımı reddetmesi bu nedenledir.

Fidel Castro’nun şöyle bir sözü vardır: “Biz emperyalizme karşıyız, soyut sanata karşı değiliz.”

Başka bir konudur…