Şuanda 63 konuk çevrimiçi
Düş ve gerçek / 13 PDF Yazdır e-Posta
İdris Köylü tarafından yazıldı   
Cuma, 01 Aralık 2017 21:27


Pazartesi günlerini hiç sevmedim, geçerli bir gerekçem, belli bir sebebim de yok. Sanırım tamamen içgüdüsel bir tepki. Düşünsene ben orta halli bir özel şirkette ücretli bir çalışanım. Haftanın altı günü üzerime düşen işlerin yorgunluğu bir tarafa şirket sahibinin bir halta yaramaz yakınlarının afra tafralarına iç geçire geçire bir hal olmuşsun, gözün iki de bir saatin yelkovanında… Mesai bitse de kendimi bir dışarı atsam… Medarı maişet derdi işte, şöyle geri çekilip elinde ne varsa, Allah ne verdiyse, patronunu, müdürünü, bunların bokunda boncuk görmüş görgüsüz akraba taallukatını alıp karşına, şöyle sıraya dizip baştan sona şırak, şırak ses getiren tokadı yapıştırıp, sonra da “al atını sikerim tımarını” diyemiyorsun… İçine ata ata bir gün kalp sektesinden çöküvermenin hiç de sürpriz olmayacağını da biliyorsun… Ne çare, çoluk çocuk gözünün önünde bitiverince elin ayağın buz keser, kediye bile pis demekten korkan yeryüzünün en pısırık insanı olur çıkarım. Beynimde yanardağlar patlar oysa.. Neyim ben… Zincirsiz bir köle… Sanki ben hiçbir şeyin farkında değilim, ağızlarında Allah, kalplerinde yallah… Tezgâhı iyi yere açmışlar… Hangi parti iktidara gelse o partinin has adamı oluverirler… Sahte faturalar, ödenmeyen vergiler, üç kuruşluk ihaleye verilen on üç kuruşluk rüşvetler… Neyi nasıl kazandıklarını sen düşün artık… Oğlunun altında son model cipler, kızının altında uçak bozması arabalar. Vur patlasın çal oynasın. Müsriflik, israf diz boyu… Bizim aldığımız üç kuruş gözlerine batar, iki de bir “aldığınız parayı hak edin” diye ağırdan ağırdan laf sokmaları yok mu birde… Üniversite mezunu gençler ayak işlerinde koşturulur, sigortaları bile yoktur. Asgari ücrete çalıştırılırlar, hem de günde on saat… Acırım onlara da elden bir şey gelmez. Birkaç ay önce işyerine sendika getirmişler, sendikacıların etrafı hemen çevrildi, canlarını zor kurtardılar. Bu gençlerin işlerine son verildi. İkisi nişanlıydı, düğün hazırlığı yapıyorlardı, ikisi de işten çıkarıldı. Oğlan yanıma uğradı, iş bulamamışlar, kızla ayrılmışlar…. Bunların oğlum ya da kızım olduğunu düşündüm…Yaşım yetmişi geçti, hadi ben emekli oldum, yarın oğlan da kız da yuvadan uçar gider, kendilerine ait bir hayatları olur. Biz kalırız bir ayvaz, bir Köroğlu, emekli maaşıyla idare eder gideriz… Bu gençler aklıma geliyor, ya oğlum da kızım da işsiz kalırsa, ya muhannete muhtaç olurlarsa… Gel de çıldırma, gel de Zaloğlu Rüstem olup bizi bu hale düşürenlerin topuzunla beyinlerini parçalama… Nereye gider bu işin ucu bilmiyorum… Hak diyorsun boğazına bir el yapışıyor, hukuk diyorsun dilini koparıyorlar… Görünmez bir elin boğazıma sarılacağından ödüm kopuyor. Yatağa girmeye korkuyorum, gecelerimi karabasanlar basıyor. Böyle giderse delireceğim.
Kendi kendime “ulan derim bunların adı bilinmez, sanı duyulmamıştır, bir de her gün televizyonlara milyonlarca liralık ilan veren, iki de bir zırt pırt gazetelerde boy gösterenlerin kazandıklarını düşün bir de…”
Emekliyim gerçi ama kız da oğlan da Üniversiteyi bitirmelerine rağmen bir iş bulamadılar daha. Arkadaşları var, eş dostları var, çocuk değiller ki ellerine beşer lira sıkıştırıp “ hadi bakalım” diyesin. İkisi de kocaman insan. Eve gece yarısı geliyorlar, doğruca odalarına çekiliyorlar. Morallerinin bozuk olduğunu biliyorum. Seslerini çıkarmıyorlar ama sabahtan akşama iş aradıklarını, yürümekten tabanlarının çatladığını biliyorum, Benim çocuklar gibi Üniversiteyi bitirip iş bulamayanların intihar ettiklerini düşündükçe beynim yerinden oynuyor. Günlük harçlıklarına para yetiştiremez oldum. Vermesen olmaz, versen yok, üstüne üstlük ev kirası, bakkal çakkal parası, elektrik, telefon faturası derken ne elde kalıyor, ne avuçta… Durum her geçen gün kötüye gidiyor, her gün bir zam, bir günümüz öbür günümüzü tutmuyor. Ek iş dersen, ara ki bulasın… Yaşıma başıma bakmadan kahvede ocakçılık, bir lokantada garsonluk… Yok, o da kesilmiş… Sonra bu yaşımda kim iş verir ki bana. İşsizlik diz boyu. Karın tokluğuna çalışacak zımba gibi adamlar kapıda sıraya giriyor. Onca günler gelir geçer, hanım durumun farkındadır da Allahtan “bana da şunu al” demez. Yırtığımızı, yamamızı içine büker de durumu idare etmeye çalışır. Ayağındaki ayakkabısı ben deyim beş yıllık, sen de on. Seneler önce mahalle pazarından aldığım pazen entarisini yıkar yıkar giyer.
Pazar günü benim için bir başka gündür… O ciğeri beş para etmez insanların yüzlerini görmez, seslerini duymazsın. Çoluk çocuk öyle alıştılar ki benim yatakta döne döne tembellik yapmama, kahvaltıya bile çağırmazlar. Kalkar kalkmaz bir bardak demli çay, bir sigara… Oh be, yaşam bu derim. Kitap okuma alışkanlığım yoksa da eskiden iyi kötü çocukların eve getirdiği, kahveye gittiğimde masanın üzerinde benim dışımda pek kimsenin ilgilenmediği gazeteleri okurdum. Şimdi sinirlerimi bozuyor. Çocuklar genç… Kızım popçu, oğlum topçu, hiçbir bokun farkında değiller…
Gazetelerin bunları ilgilendiren sayfası bu… Ne yalan söyleyeyim, gördükçe burnumdan soluyorum, gençlerin merakı da bu deyip görmezlikten geliyorum. Bu kuşağın gençleri o zamanın gençlerine benzemiyor. Dünya siklerine ahiret taşaklarına…
O zamanın gençleri böyle değildi, zeki, fırtına gibi çocuklardı… Aklımız bir boka mı yetiyordu, devlet büyüklerimiz bunlara anarşist derdi, biz de öyle derdik. Onlar, o yaşta bugünlerimizi bize anlatırlardı da pek oralı olmazdık. Doğrusu korkardık, her birinin peşinde polisi, Jandarması, mahkemesi eksik olmazdı. Hepsinin arandığını bilirdik, başımıza iş almayalım diye de korkardık. Yalnız bıraktık o gençleri, utancımdan hık mık ettiğime bakma, biz hak ettik bunları yaşamayı. O 12 Eylülcü denen şişesiceler hepsini dağdan dağa düşürdü, kimisi yıllarca hapis yattı, aylarca işkencelerden geçirdiler, kimilerini yaşına başına bakmadan astılar. İş işten geçtikten sonra anladık anamızın nasıl sikildiğini… Beyinlerimizi yerinden çıkardılar, okşaya okşaya… Meğer bu çetelerden birileri sırtımızı sıvazlarken öbürleri hem anamızın koynuna girermiş, hem de evdeki bulgur çuvalını sırtlayıp götürürlermiş… İş işten geçtikten sonra öğrensek neye yarar.
Göz ucuyla gazete okuyuşlarını izliyorum. Benim tahsilim terbiyem yok. Gazetelerin bütün sayfaları yalan üstüne yalan yazıyor. Aman, nasıl kalkınıyormuşuz, aman dünya bizi nasıl kıskanıyormuş dünyanın bilmem kaçıncı büyük ekonomisi olmuşuz… Ulan diyorum, valla ekonomi de ülke de sizin üç beş emmi dayı, enişte baldız, oğul kızınızdan ibaret galiba, bizi pek bu ülkenin vatandaşı saymıyorsunuz. Açız ulan, aç, aç, aç… Bizim çocukların umurunda mı, falanca şarkıcının kaçamakları, filanca topçunun transferde aldığı para... Kimin eli kimin cebinde umurlarında bile değil. Bir gün canımın sıkıntısından sesli söylemişim bunu, kimin eli kimin cebinde diye. Güldüler bana, dalga geçtiler. “Kimin eli kimin cebinde baba” dediler… “Birilerinin eli hepimizin cebinde dedim, onu da şu kaz kafanızı çalıştırıp siz bulun”… Ne deyim, evlat işte.
Yaşlılıktan mıdır nedir bilemem, son yıllarda bir tuhaf oldum. Her şey sinirlerimi bozuyor, bazen kendime hâkimiyetimi kaybedip ortalığı kırıp geçiriyorum. Mendebur herifin biri oldum çıktım. Eskiden daha hoşgörülüydüm, en olmaz şeylere bile güler geçerdim. Şimdi gülmeyi de unuttum. Yine de istemeden birisini kırarım diye elimden geldiğince eş dost arasına karışmam pek. Gördüğümü görmezlikten, duyduğumu duymazlıktan gelmeyi yeğlerim.
Bir utançtan kurtulmak ister gibi, sohbet süresince yere diktiği gözlerini kaldırıp gözüme bakıyor…
Mustafa amca gözüme bakma, ellerine bak diyorum.
“Ne var ellerimde” der gibi şaşkın şaşkın ellerine bakıyor.
Ellerinin farkına vardığın gün diyorum haramilerin kervanlarındaki ipek şallar ayağımızın atında paspas olur...