Şuanda 355 konuk çevrimiçi
BugünBugün571
DünDün2863
Bu haftaBu hafta3434
Bu ayBu ay31981
ToplamToplam5637256
Büyük geçmişten kopamamak... PDF Yazdır e-Posta
Engin Erkiner tarafından yazıldı   
Cumartesi, 23 Aralık 2017 19:00


İnsan bazen neyi ne zaman okuması gerektiğini bilemiyor. Swetlana Alexijewitsch’nin “İkinci El Zaman” kitabına başladım. Türkçesi de varmış ama daha önce Almancasını almış olduğum için onu okuyorum. Bu kitabı daha önce okumuş olmam gerekirdi. Kitabın alt başlığı “Sosyalizmin yıkıntıları üzerinde yaşamak”…

Yazar 1990 sonrasında karşılaştığı insan tiplerini tarif ederken bir bölümü için “Büyük tarihten kopamıyorlar” diyor. Büyük tarihten kastedilen SSCB tarihidir. Dünyanın altıda birini kaplayan, ABD’den sonra dünyanın ikinci büyük gücü olan SSCB artık yok… Dahası eskiden geniş bir alanı pasaportsuz olarak gezmek mümkünken, şimdi eski büyük alan çok sayıda devlete bölünmüş durumdadır. Her ülke için pasaport gerekiyor. Eskisi gibi geniş ülkenin bir ucundan çıkıp öteki ucuna kadar pasaportsuz gitmek artık yok…

Rusya Federasyonu hala büyük bir ülke ama eskisi kadar değil…

Yazara göre bazı insanlar SSCB tarihinden kopamıyorlar. Bu ülke artık yok ama onunla birlikte yaşıyorlar. Hele de orta yaşta olanların ya da SSCB’de yaklaşık 40 yıl yaşamış olanların bu tarihten kopması iyice zor oluyor.

Yazarın belirlemesini okuyunca aklıma Türkiye sosyalist hareketi geldi. Çok kişi 1980 öncesindeki büyük tarihini hatırlayarak yaşıyor. Doğrusuyla yanlışıyla büyük bir tarih yaşandı ama o günler yok artık ya da çok geride kaldılar.

12 Eylül’ün üzerinden 37 yıl geçti…

35-40 yıl önce doğrusu ve yanlışıyla neler yapmış olduğunuz bugün fazla anlam taşımıyor. Başka bir dünya, başka bir ülke, başka insanlar var. İsteyen kendisine daha iyi bir geçmiş arayabilir, sürekli o geçmişi düşünüp avunabilir, ama nafile…

Hatırlanan ve anlatılan geçmişin bir bölümünün uydurma olduğunu da belirtmek gerekiyor. İnsanlar geçmişlerini düzelterek hatırlıyorlar, anlatıyorlar, ama bunun ne anlamı var ki? Bambaşka bir dönemde ve şartlarda yaşıyoruz… Geçmişte yıkılmaz sanılan, hep sürecekmiş sanılan birçok şey bitti, şimdi sürekli olarak onları hatırlamak neye yarar?

Değerlendirip sonuç çıkarırsınız ve arkanızda bırakırsınız…

Çok sayıda insan böyle yapamıyor çünkü gelecekten herhangi bir beklentileri bulunmuyor. Ya da bekliyorlar ama herhangi bir çaba göstermiyorlar, bu insanlar için gelecek bitmiş durumdadır. Mücadele eder gibi görünüyorlar, gerçekte ise eskinin alışkanlığı olarak bunu sürdürüyorlar. Bu insanlar büyük hedeflerden yorulmuş durumdalar ve onlara artık inanmıyorlar.

Dünyada ve ülkede zor bir dönem yaşıyoruz, burası açık… Büyük iş yapmayı 35-40 yıl öncekine göre düşünürseniz, bir şey yapamazsınız. Her dönemin kendi büyükleri vardır. Onların ne olduklarını bulmak ve gerçekleşmeleri için çabalamak gerekir.

Büyük hedefler sıraladığınız zaman insanların heyecanlanacağını düşünüyorsunuz ama o eskidendi… Şimdi inanır görünenlerin büyük bölümü bile inanmıyor çünkü o kadar çok büyük hedef ilan edildi ve sonuç neredeyse boş çıktı ki, başka ne yapsınlar?

Her dönemin yapılabilecek önemli işleri vardır. Onları bulmak ve peşlerine düşmek gerekir. Geçmişle avunarak bunu yapamazsınız.

İkisi başarılı birisi başarısız üç örnek vereyim.

Birincisi: Türkiye Devriminin Acil Sorunları’nı 1974-75’te yazmıştım ve tanınmış bir kitap oldu. 40 yıl sonra bunu belirtmek ne ifade ederdi? Altı üstüne gelmiş bir dünyada her kitabın geleceği öngörememiş yanları kaçınılmaz olarak bulunacaktır. Bu nedenle 40 Yıl Sonra TDAS’ın yazılması zorunlu oldu. 40 yıl önce yazılan ve bir harekete adını veren kitapta neler doğrulandı, neler ise doğrulanmadı; bunun incelenmesi gerekiyordu ve böyle yapıldı.

İkincisi: Her dönemin kendi önemli işi vardır dedim. Almanya’da 30 yıla yakın süre bir kültür ve edebiyat dergisi yayınladım: YAZIN. Dergi 11 yıl da Türkiye’de yayınlandı ve özellikle 1985-1995 arasında önemli işlev gördü. Ağırlıkla Almanya’ya gelmek zorunda kalmış Türkiyeli aydınların yapıtlarının yayınlandığı bir dergi oldu. 2008’de yayınına son verdi, işlevi tamamlanmıştı.

Üçüncüsü: Başarısız bir örnektir, neden böyle yaptım diye kendime sorup dururum. Avrupa Barış Meclisi (ABM) bir dönem iyi faaliyet gösterdi. Ülkede barış rüzgarlarının estiği dönemdi ve ABM ülke tarihinin ilk barış gazetesini de çıkardı. Beş sayı yayınlandı, sonra gazete durdu, ardından da savaşın yeniden başlamasıyla ABM de dağıldı gibi bir şey oldu.

Başka bir düzeyde devam edip etmemeyi çok düşündüm. Türkiye ilginç bir ülke, savaşsız ve şiddetsiz geçen dönemi bulunmuyor ama kayda değer bir barış hareketine sahip olmamış. PKK ile çatışma dönemine gelinceye kadar ülkede barış mücadelesi sürekli olarak dışarısıyla ilgili olmuş… Kore savaşına karşı çıkmak, blokların silahlanmasına karşı çıkmak vb. gibi. Ülke içine yönelik faaliyet sınırlı kalmış…

O dönem gazetede yazdığım yazılarda bizdeki barış hareketinin özgünlüğü üzerinde durmaya çalışmıştım. Barış hareketi sadece Kürtlerle çatışma temelinde görülmemeli, bununla sınırlandırılmamalıdır. Biz her tarafından şiddet fışkıran bir toplumda barışı savunuyoruz, bu nedenle de başka ülkelerdeki hareketleri örnek alarak ilerleyemeyiz…

Dergi yayınlanmasa ve örgüt için başka bir isim kullanılsa bile devam edilmeli miydi?

Bunun için birkaç kişi yeterdi, gerçi bunu bulmak da zordu ama yeterdi.

Barış denilince sadece Kürt sorunu çerçevesinde düşünülüyordu ki, doğru değildi…

O dönem Türkiye Barış Meclisi’nin temsilcisi arkadaşla konuştuğumda kendisi de aynı sorundan yakınmıştı; barış konusu tek soruna hapsediliyordu.

Sonraki yıllarda bunun böyle olmadığı iyice ortaya çıkacaktı. Türkiye silah sanayisi kurdu ve silah ihraç etmeye başladı. Bölgede yayılmaya başladı. Suriye’deki savaşla Kürt sorununun ilgisi vardı ama bu savaş Kürt sorunundan ibaret değildi. Afrika ülkelerinde peşpeşe açılan konsolosluklar, bazı Arap ülkelerinde açılan askeri üsler, Balkanlar ve Almanya’daki faaliyetler… Bunların hepsi barış konusuna girerdi ama barışı dar anlamda ele almamak şartıyla…

Bazen denemeliydim diye düşünürüm, bazen da kaldıramazdım sonucuna varırım; bilemiyorum.

Yapılabilse iyi olurdu.

Ne ilginç değil mi? Şiddetin her çeşidinin kol gezdiği bir ülkede doğru dürüst bir barış hareketi yok, olduğunda da çok zayıftı.