Şuanda 100 konuk çevrimiçi
BugünBugün1064
DünDün3290
Bu haftaBu hafta1064
Bu ayBu ay29863
ToplamToplam5811454
MİSAK-I MİLLİ GENİŞLERKEN... PDF Yazdır e-Posta
Engin Erkiner tarafından yazıldı   
Pazar, 21 Ocak 2018 10:25


Afrin ve çevresindeki bölgeyi hedef alan operasyonun düşünsel temeli Misak-ı Milli’yi genişletmek olarak belirlenebilir. Söylemde öne çıkan hedef, kuzey Suriye’de özerklik temelinde bile olsa Kürt oluşumunu engellemektir. Şu anda en uygun gerekçe budur, düşünsel temel olarak ise arka planda Misak-ı Milli’nin genişletilmesi yatmaktadır.

Bu genişletmeyi o bölgede “ayrı devlet kurmak” ya da bölgeyi Türkiye topraklarına katmak olarak düşünmemek gerekir. O dönem çoktan geride kaldı, böyle bir dönüşü başka bir bölgede ABD bile yapamaz. Ek olarak Türkiye’nin Kuzey Kıbrıs deneyinden ders alması söz konusudur. 1974 yılında işgal edilen Kuzey Kıbrıs’ta kurulan sözüm ona bağımsız Kuzey Kıbrıs Federe Türk Cumhuriyeti dünyada yalnız kaldı, neredeyse kimse tarafından diplomatik olarak tanınmadı.

1974 yılında ülkeye yeni gelmiş sayılabilecek tek kanallı siyah-beyaz televizyonda sürekli çalınan bir şarkı vardı. Yasemin Kumral adlı genç bir kadının söylediği şarkının başlangıç cümlelerini hatırlıyorum:

Irkımın Akdeniz’de bir sevinci var

Yurdumun Mersin’den öte bir devamı var

Kıbrıslı Rumların Türklere yönelik zulmüne karşı girişildiği savunulan ve adı da “Kıbrıs Barış Harekatı” olan işgalin bundan daha iyi ifadesi bulunamazdı herhalde…

Kuzey Kıbrıs 44 yıldır çözülemeyen bir sorun olarak duruyor…

Aynısı Suriye’de yapılmayacaktır… Ülke topraklarını genişletmek başka bir ülkeyi işgal ederek yürümüyor, başka yolları bulunuyor.

İşgal edilen yer yine eski ülkenin sınırları içinde kalmakla birlikte fiilen artık oraya ait değildir. Benzer bir durumu 1960’lı yıllarda Türkiye’de de yaşamıştık. Ülke bilinemeyen sayıda ABD üssüyle doluydu. Senatör Haydar Tunçkanat bunlardan bir bölümünü açıkladığında büyük gürültü çıkmıştı ama bununla sınırlı kalmıştı. Zamanın devrimci gençlik hareketinin Türkiye’yi “ABD’nin eyaleti” olarak tanımlaması benzetme olarak hiç yanlış değildi. Türkiye görünürde bağımsız bir ülkeydi ama bazılarında nükleer başlıklı füzelerin bulunduğu çok sayıda gizli ve açık ABD üssüyle doluydu. Ülkede kaç ABD askeri olduğu bilinmiyordu.

Erdoğan yıllar önce “Türkiye bize dar gelir” benzeri bir söz söylemişti. Hedef Misak-ı Milli’nin genişletilmesiydi… Karşı tarafın söylemini fırsata çevirmeyi bilen Öcalan durur mu; Misak-ı Milli’nin birlikte genişletilmesini önermişti…

Kürt basınında “Türkiye Kürtlerle birleşirse Ortadoğu’da uçuşa geçer” benzeri görüşleri savunan yazılar yer almıştı. Rojava henüz ön plana çıkmamıştı, İmralı’ya heyetler gelip gidiyordu…

AKP yanaşmadı ve bunun tek nedeni belirginleşmeye başlayan Rojava değildi.

Kürtler bir halktır ama tek politik özne değildir, farklı Kürtler vardır.

“Kürtlerle birlik olmak”tan anlaşılan “PKK’li Kürtlerle birlik olmaktır” ki bunu da AKP istememektedir. Ek olarak böyle bir birlik, Barzani ve Talabani’nin temsil ettiği Kürtleri dışlamak olur ki AKP yönetiminin arası bu kesimle o dönemde oldukça iyidir.

Güney Kürdistan’da Irak sınırları içindeki federe yönetim Misak-ı Milli’nin genişlemesini de temsil etmekteydi. Orada Türkiye ile yoğun ticaretin yanı sıra yine bu ülke şirketlerinin yürüttüğü büyük inşaat faaliyeti bulunuyordu. Türk ordusu gerek gördüğünde bölgeye girip çıkıyordu, kaç tane Türk askeri olduğu bilinmiyordu. Erbil’de MİT’in resmi binası bile vardı. Başka bir deyişle orası “yurdumun sınırdan öte devamı” durumundaydı.

Benzer bir durum daha açık ve daha geniş olarak Suriye’de söz konusudur. Türkiye yıllardan beri Suriye topraklarında operasyon yapıyor, kendisine yakın grupları destekliyordu; iç savaşın aktif taraflarından bir tanesiydi. Ülkede konuşlanan TC askeri sayısı belli değildi.

Şimdi yıllardan beri varolan bu durum biraz daha ileriye gidiyor. Türkiye harekat yaptığı alandan çekildiğini açıklasa bile gerçekte tümüyle çekilmeyecektir, geride açık ve gizli üslerle asker bırakacaktır.

Şunu açık olarak belirtmek gerekiyor: Türkiye, Suriye’nin bir bölümünü ilhak etmiştir.

Suriye’nin iç savaştan önceki nüfusu 22 milyondu, bunun yarım milyonu savaşta öldü. 3,5 milyon kişi yıllardan beri Türkiye’dedir. Ürdün ve Lübnan’a kaç kişinin göç etmek zorunda kaldığı bilinmiyor. Suriye nüfusunun kabaca beşte biri Türkiye’dedir, denilebilir ve bu nüfus büyük oranda geri dönmeyecektir. Şu anda geri dönülecek ülke yoktur, her taraf yıkılmış durumdadır ama ileride dönüş imkanları oluştuğunda bile bu nüfusun büyük bölümü Türkiye’de kalacaktır.

Önceki bir yazıda Halep’teki atölyelerin sökülerek Antep ve Nizip’e taşınmasından bahsetmiştim. Halep ülkenin en zengin kentiydi, Türkiye’ye transfer edilen değer bilinmiyor olmakla birlikte rakam yüksektir.

Misak-ı Milli mümkün olan tek yerden dönemin şartlarına uygun olarak genişletiliyor. Osmanlı İmparatorluğu bir Balkan devletiydi. Balkanlar imparatorluk tarihinde belirleyici rol oynamıştır ama oradan genişlemek, Yunanistan ve Bulgaristan’ı şöyle veya böyle işgal etmek mümkün değildir. Tek alternatif olarak Suriye ve Irak kalmaktadır.

Diyanet, Fetih Suresi’nin camilerde okunmasını isteyerek durumu doğru değerlendirdiğini gösterdi. Yapılan dönemin ruhuna uygun bir fetihtir, gerekçesi farklı sunulabilir ama düşünsel temeli Misak-ı Milli’nin genişletilmesidir.

Türkiye, ABD ve Rusya Federasyonu gibi büyük güçler arasında oynayabilmek kapasitesine sahip olduğunu bir kere daha gösterdi. Bugün dost olan yarın düşman ilan edilebilir, sonra yeniden dost olabilir. Önemli olan bölgede mutlaka dikkate alınması gereken bir güç olarak varlığını sürdürmektir.

Savaş sürecek, burası açıktır…

İçinde bulunduğumuz yıl, Birinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinin 100. yılıdır.

Osmanlı İmparatorluğu 1918’de bitmişti.

Cumhuriyetin kurulmasının 100. yılıyla (2023) ilgili çok şey duymuştuk ama yakında “Osmanlı’nın 100 yıl sonraki dirilişi”ni de duyarsak şaşırmamak gerekir.

Dönemin şartlarına uygun fetihçilik halkın büyük bölümünden destek görüyor ve görecektir de… Bu yıllar öncesinden beri belliydi. “Türkler bir imparatorluk kaybettiler ve bunun acısını unutamadılar” belirlemesi de bu gerçeğe işaret eder. Bilinçaltına yerleşmiş bir acıdır bu, üzerinden bir yüzyıl geçmiştir ama bilinçli olarak olmasa bile orada durmaktadır.

Türkiye alt emperyalizminden söz edildiğinde -2000 yılında Alt Emperyalizm ve Türkiye kitabım yayınlandığında ilgisiz görünenlerin ve hatta gülenlerin sayısı az değildi- bunun psikolojik temellerinin de önemle ele alınması gerekir.

Bunu da umarım sonbahara yetişecek ilgili kitabın devamında gerçekleştirmeye çalışacağım…