Şuanda 80 konuk çevrimiçi
BugünBugün1508
DünDün3906
Bu haftaBu hafta1508
Bu ayBu ay76704
ToplamToplam5375361
Sadece bize mi özgü sanıyorsunuz? PDF Yazdır e-Posta
Engin Erkiner tarafından yazıldı   
Salı, 23 Ocak 2018 20:28


Türkiye’de savaşı desteklemeye hazır komünistler var. Kürtlere karşı savaş söz konusu olduğu zaman özellikle var. Örnekleri saymayayım, biliyorsunuz. Temmuz 1974’te Ecevit’in başbakanlığı zamanında Kıbrıs’a yönelik “Barış Harekatı” yapıldığı zaman DİSK sürmekte olan grevleri durdurmuştu. Hatırlamayanlar olabilir, bunu da belirteyim.

Yazının başlığından da anlaşılabileceği gibi bu durum bizdeki komünistlere özgü değildir. 20. yüzyılın değişik dönemlerinde çok sayıda komünist partisi savaşı ve sömürgeciliği desteklemiştir.

İlk büyük örnek 1914’tedir. O dönemde komünist partileri sosyal demokrat adı taşırdı. Birinci Dünya Savaşı bu partilerin büyük bölümü tarafından desteklendi. Bu destek kendi burjuvazisini savaşta desteklemek anlamına geliyordu. Başta en büyük sosyal demokrat parti Almanya SPD’si bulunuyordu.

İki gerekçeleri vardı:

Birincisi: işçiler böyle istiyor şeklindeydi. Evet, Almanya işçi sınıfı savaşı istiyordu ve büyük bir coşkuyla savaşa gidiyordu. Ama buradan komünist bir partinin savaşı desteklemesi gerektiği sonucu çıkmazdı; “biz neyi yanlış yaptık” diye soru sorması gerekirdi.

İkincisi: Almanya’nın savaştığı ülkelerden birisi de Çarlık Rusyası idi. Almanya, Avrupa gericiliğinin kalesi olan Çarlık’a karşı savaştığı için desteklenmeliydi.

Bu görüş Kautsky’ye aitti.

İnsan aradı mı, gerekçe bulur!

Bu yıllarda Lenin’in de içinde bulunduğu Zimmerwald Solu küçük bir azınlıktı.

İkinci örnek 1950’li yılların ikinci yarısında Fransız Komünist Partisi’ne aittir. Yılı tam hatırlamıyorum ama burası önemli değil.

Cezayir Fransa’nın sömürgesiydi ve kanlı bir ulusal kurtuluş savaşı sürüyordu. Fransa’da hükümet Cezayir’e büyük yetkileri olan bir vali atamaya karar verdi. Amaç Cezayir’de büyük kırım yaparak ulusal kurtuluş hareketini bastırmaktı. İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazilere karşı direnişin önderliğini yapan Fransız Komünist Partisi (FKP) Meclis’te kabul oyu kullanacaktı. Gerekçe, “halk böyle istiyor” idi.

Fransız halkının büyük bölümü Cezayir’i Fransa’nın parçası olarak görüyor ve bu nedenle de ülkenin bağımsızlığını kazanmasıyla Fransa’nın küçülmesini istemiyordu. FKP de “halk böyle istiyor” gerekçesiyle sömürge valisi atanmasına kabul oyu veriyordu.

FKP üyesi ve siyahların özgürlük hareketinin dünyaca tanınmış kişilerinden şair Aime Ceaser bunun üzerine partiden istifa eder ve şu açıklamayı yapar: “Marksizmin ezilen bir halkın hizmetinde olmasını isterdim, tersini değil…”

Son büyük örnek 1989 sonrasıdır… Eski sosyalist ülkelerde ön planda olanların geçmişini biraz araştırın, komünist partilerinde yönetici olduklarını göreceksiniz. Putin, Demokratik Almanya Cumhuriyeti’nde KGB sorumlusuydu. Şimdiki Azerbaycan Devlet Başkanı’nın babası ve önceki başkan olan Haydar Aliyev, SBKP Politik Büro üyesiydi. Macaristan’da Orban’ın basın özgürlüğünü çiğneyen, Avrupa’yı Müslümanlardan temizlemeyi hedefleyen sözlerini duymuşsunuzdur. Kendisi Macaristan Komünist Partisi gençlik örgütünde yöneticiler arasındaydı.

Birçok örnek daha sayabilirim…

Kimse kalkıp da “Bunlar hakiki komünist değil” demesin…

Hayatlarının önemli bir bölümünde komünist idiler, dahası FKP sömürgeciliği desteklerken komünizm adına hareket ediyordu. Bizde savaşı destekleyen komünistler de böyle yapıyorlar.

Bunlara “komünist değil” demek, İslam Devleti militanlarına “bunlar Müslüman değil” demeye benzer…

Sorun komünizm gibi fazlasıyla kirlenmiş bir isme kutsal anlam yüklemeye devam etmekte yatıyor. 20. yüzyıl tarihi ortadadır, kimin ne yaptığı da ortadadır. Komünistler bu yüzyılda büyük başarılar kazandıkları gibi büyük yenilgiler de yaşadılar; büyük sapmaları ve karşı saflara kitlesel geçişleri de gördüler.

1914 ve 1989 yılları komünistlerin kitlesel olarak burjuvazinin saflarına geçişini gösteren iki tarihtir. 1989’dakiler daha dürüsttüler denilebilir; geçtikten sonra komünist olmayı bıraktılar.

“Bizimkiler kemalisttir” diye gerekçe bulmayın, 20. yüzyıl boyunca çok sayıda ülkede komünistler böyle davrandılar.

J.P. Sartre 1960’lı yıllarda “komünistler devrimden korkuyor” derken, Latin Amerika ülkelerindeki komünist partileriyle gerilla hareketleri arasındaki sert tartışmaya da dikkat çekiyordu. Fidel Castro’nun bu dönemde bölgenin komünist partilerine karşı suçlayıcı ve sert ifadeleri vardır.

Bizdeki komünistlerin küçük olmayan bir bölümü de dünyadaki bu çizgiye uyum gösteriyor…