Şuanda 77 konuk çevrimiçi
BugünBugün62
DünDün3277
Bu haftaBu hafta19944
Bu ayBu ay48491
ToplamToplam5653766
104 yaşına geldim, yaşamaktan bıktım... PDF Yazdır e-Posta
Engin Erkiner tarafından yazıldı   
Pazar, 27 Mayıs 2018 20:06


Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ kendisiyle yapılan söyleşide böyle söylüyor.

Haklı bir düşünce…

Yaşamayı 60 yaşını geçince yavaştan köşesine çekilmek, doğadaki güzelliklere merak salmak, torun sevmek olarak görmüyorsanız; kapasiteniz yettiği oranda çalışıyorsanız, üretiyorsanız; insan bu kadar uzun yaşamaktan yorulur.

Aynı duyguyu erken yaşta hissettiğim için bu kadar uzun yaşamış olan Çığ’a özellikle hak veriyorum.

Çok sayıda kitap, bilimsel makale yazmış… Ülkede Sümerolojiyi kurmuş…

Belma’ya Mektuplar’ın başlarında, yazdığım ilk mektuplardan birisinde, 1977 yılı sonlarında -27 yaşındayım- bu duyguyu açıkça ifade etmişim: Sosyalist harekette bilinen –ve 40 yıl sonra bile hatırlanacaktı- bir örgütün önde gelen kurucuları arasındaydım –anılarını yazan Devrimci Yolcular bunu yıllar sonra açıkça belirttiler, örgütün kuruluş döneminde Ankara’da hakkımda az laf dolaşmamıştı- örgütün temel belgesini yazmıştım –ODTÜ’de yazdıklarımı tartıştığım iki arkadaş anılarında bunu yıllar sonra açıklayacaktı- yaşanılan büyük kayıplara rağmen 1977’deki politik çıkışın yapılmasında da önemli rol aldım ve artık yeter diyordu insan… ODTÜ gibi üniversiteyi bitirmişim, yüksek lisans yapmışım, evlenmişim, çocuğum olmuş, askere bile gitmişim… Ve bu kadar yeter diyordum… Çok yorulmuştum ve ölmek de umurumda değildi…

Ve aradan 41 yıl geçti…

Daha ne kadar geçer bilemiyorum ama insan bazen yorulduğunu hissediyor.

Sonra geçiyor sonra yeniden hissediyor…

Herhalde sonuna kadar bu böyle devam edecek…

Muazzez İlmiye Çığ cumhuriyet kadını…

Cumhuriyet kadını belirlemesi genç yaşta üniversite bitiren, bağımsız kadınlar için kullanılır ve o zamanın Türkiye’sinde özellikle İstanbul’da yaşayan küçük bir azınlığa özgüdür. Bu kadınların gelişmesinde babalarının büyük rolü bulunuyor. Muazzez İlmiye Çığ da söyleşide babasının okumasında ne kadar büyük rol oynadığını birkaç kez belirtiyor.

Bunun önemini biliyorum. Anne tarafından dedemin iki kızı var, ikisi de 1940’lı yıllarda üniversite bitiriyorlar. Annem ve teyzem karakter olarak epeyce farklı olmakla birlikte cumhuriyet kadını kategorisine giriyorlar.

Çığ’ın söyleşisinde de görebilmek mümkün, feminizmle ilgili tek kelime bulunmuyor.

Hepsini bilemem ama bu kadınlar genellikle feminizmi küçük görürler.

1980’li yıllarda feminizm ilk kez açık olarak seslendirildiğinde annem bayağı kızardı. O kadar ki telefonda öfkesini açığa vurmak gereğini duyardı.

“Ne istiyor bu feministler?

Erkekle kadının eşit olmasını…

Biz o kadar düştük mü?”

Aile ve az sayıda akraba arasında kitap yazmış iki kişi bulunuyor.

Lisede tarih öğretmeniydi ve bitirme sınavıyla ilgili soru-cevaplı bir kitabı vardı.

İki kızım var, ilkiyle (Deniz)  hiç bağım yok, sadece ODTÜ Psikoloji Bölümünü bitirdiğini biliyorum.

İkincisi (Ömür) burada, fizik bölümünü bitirdi, yüksek lisans yapıyor.

Birazcık genetik bir durum var galiba, çünkü insanların kendi çabası yoksa aile ne yapsın?

Yarın göreceğim… Son kitabı, 68’den Ne Kaldı? alıp götürür. Anlayacak kadar Türkçesi yok ama maksat sevgilisine hava atmak…

Atsın tabii…