Şuanda 131 konuk çevrimiçi
BugünBugün466
DünDün3331
Bu haftaBu hafta13158
Bu ayBu ay41957
ToplamToplam5823548
Avrupa Birliği için referandum mu? PDF Yazdır e-Posta
Engin Erkiner tarafından yazıldı   
Cuma, 05 Ekim 2018 22:37


Erdoğan belirli aralıklarla dış politikada iki konuyu tekrarlar.

Birincisi, Birleşmiş Milletler ve Güvenlik Konseyi ile ilgilidir. Güvenlik Konseyi’nin beş tane sürekli üyesi vardır ve Erdoğan’ın deyimiyle “dünya beşten büyüktür”. Birleşmiş Milletler’in yapısının değişmesini ve bütün üye ülkelere dünya yönetimine katılmak için daha çok fırsat tanınmasını istemektedir.

Lafın arkasını okuyacak olursak, istenilen Türkiye’nin BM’de daha etkin konuma sahip olmasıdır. Bu nasıl olur? Bugünün şartlarında cevabı bellidir: Güvenlik Konseyi’ne üye alınarak… Ama bu olacak iş değildir. Kapladığı alan ve nüfusu Türkiye ile karşılaştırılamayacak kadar büyük olan Hindistan da bu kuruluşun sürekli üyesi değildir, dünyanın en güçlü ülkelerinden Almanya da değildir. Dahası Almanya Güvenlik Konseyi’nin sürekli üyeleri arasında bulunmayı da istememektedir. Bu kadar dikkat çekici konumda olmadan ikili ilişkilerle her yerde işini yürütmektedir. Rusya Federasyonu ile yakın ilişkisi örneklerden bir tanesidir. Avrupa Birliği’nin en güçlü ülkesi olan, dünyanın her tarafında ilişkisi bulunan Almanya’nın dünyayı yöneten güçler arasında bulunmadığı söylenemez. Ön planda gözükmüyor ve gözükmek de istemiyor ama yapacağını yapıyor. Çin ile yakın ilişkisi de bir başka örnektir.

Erdoğan karar almanın değil, o kararı uygulatacak güce sahip olmanın önemli olduğunu mutlaka biliyordur. BM yıllardan beri İsrail aleyhinde karar alır ve o kadar alındığı gibi kalır. Uygulanamadıktan sonra kararın anlamı da yoktur.

Türkiye’nin derdi büyük ülke olduğunu Güvenlik Konseyi’ne girerek en başta kendi vatandaşlarına göstermektir, ama bu olacak şey değildir.

Güvenlik Konseyi’nin veto hakkına sahip olan sürekli üye ülkeleri ABD, Fransa, Çin Halk Cumhuriyeti, İngiltere ve Rusya Federasyonu’dur. Dünyadaki ülke sayısı bu beş ülkeden çok büyük ama bu sayısal büyüklük ne ifade eder? Bütün Afrika ülkelerini toplayın, ne ekonomik ve ne de askeri güç olarak bir tane ABD yapmaz.  Dünyada çok sayıda ülkenin ekonomik gücü Almanya’nın bir eyaletinin ekonomik gücünün altındadır. Önemli olan da bunlardır.

Erdoğan’ın periyodik aralıklarla tekrarladığı ikinci konu Avrupa Birliği üyeliğidir. Bu konuda her çeşit belirlemeyi duyduk sayılır:

Avrupa Birliği’ne ihtiyacımız yok.

Avrupa’nın parçasıyız.

Bizden korkuyorlar.

Orası bir Hıristiyan birliğidir.

50 yıldır bizi oyalıyorlar…

Yeni olarak referandum konusu çıktı. Avrupa Birliği oyalamaya devam ederse konu referanduma götürülebilirmiş…

Bence çok iyi olur, bir an önce referanduma götürün…

Referandumda herhalde “AB üyeliğine hayır” propagandası yapacaklardır ve sonuç da büyük ihtimalle “hayır” çıkacaktır.

Almanya da yıllardan beri bunu istemiyor mu?

“Türkiye’nin yeri imtiyazlı ortaklıktır” tezinin savunucusu Almanya’dır. Gümrük Birliği anlaşması gibi bazı imtiyazlar tanınır, o kadar…

Referandumda “hayır” çıksın, AB’ye yapılan üyelik başvurusunu geri çekin, imtiyazlı ortak olun ve artık kimsenin de başını ağrıtmayın.

Türkiye’nin AB’ne görülebilir bir gelecekte üye olmasının mümkün olmadığını AKP ve Erdoğan bilmiyor mu? Hiç sanmıyorum, mutlaka biliyorlar ama arada ısrar etmeyi de sürdürüyorlar. Ne çare ki, ısrar edince bir şey olmuyor.

Erdoğan’ın bir başka belirlemesi AB’nin sonunun yaklaştığıyla ilgiliydi.

Bunu neye dayanarak söyledi, açıklaması bulunmuyor.

AB içinde anlaşmazlıklar bulunuyor ama eksen –Fransa-Almanya ekseni- sağlam duruyor. İngiltere bile “ne yapsam da AB’den çıkmamanın yolunu bulsam” diye manevra üstüne manevra yapıyor. AB’nin “bir an önce gidin” tavrını beklemiyorlardı anlaşılan…

AB içinde esas sorun Polonya ve Macaristan’dır. Polonya 34 milyon nüfusuyla AB’deki büyük ülkelerden bir tanesidir. Türkiye’nin üyelik için ısrar etmesine gerek yok, Polonya onun yerini dolduruyor zaten…

Basına sansür, yasamanın yetkilerinin artan oranda yürütmeye devredilmesi, hükümetin yargıya açık müdahalesi, dincilik (Katoliklik) ve milliyetçilik, ülke tarihinin ulusal kahramanlar temelinde yeniden şekillendirilmeye çalışılması…

Ne kadar benziyor değil mi?

Polonya tarihi hakkında okuyorum…

Kesinlikle öğrenilmesi gereken bir ülke…

Polonya’dan başlayarak eski sosyalist ülkelerde yükselen milliyetçiliği de inceleyebilirsiniz (Macaristan, Çek Cumhuriyeti, Slovakya ve diğerleri).

Polonya aynı zamanda işçi sınıfının öncülüğündeki uzun ve sert mücadeleyle reel sosyalist iktidarın devrildiği bir ülkedir. 1989 yılının açılışını Polonya yaptı denilebilir. Arkasından aynı yıl içinde Macaristan, sonra Demokratik Almanya Cumhuriyeti, o zamanki adıyla Çekoslovakya ve yıl sonuna doğru Bulgaristan ve Romanya geldi.

Oldukça karışık ve çalkantılı bir tarihi var bu ülkenin…

Geçmişinde imparatorluk var, ardından ülke Çarlık Rusyası, Prusya ve Avusturya-Macaristan arasında üçe bölünüp haritadan siliniyor. Bir dönem Polonya dili yasaklanıyor.

Neyse konu bu değildi, lafı uzatmayayım…

İyisi mi AB’ye üyelik başvurunuzu geri çekin, “gün gelir değerimizi anlarsınız” gibi sözler söylemeyi de ihmal etmeyin ve ardından imtiyazlı üye olarak ilişkinizi sürdürün…

Fiili durum bu zaten, resmileşmiş olur…