Şuanda 40 konuk çevrimiçi
İdeoloji ve günlük hayat PDF Yazdır e-Posta
Engin Erkiner tarafından yazıldı   
Salı, 07 Nisan 2020 11:38


Herhangi bir toplumsal sistemin az çok uzun vadede başarılı olabilmesi günlük hayatın ideolojikleştirilmesine bağlıdır. Günlük hayatın ideolojikleştirilmesi, insanların hayatının işyeri dışında da (yolculukta, alışverişte, aile hayatında, çevresiyle ilişkide) belirli normlara kavuşması ya da bu normların içselleştirilmesi demektir. Tabii ki bu normlar mevcut toplumsal sistemin isteklerine büyük oranda uygun olacaktır.

Sadece işyerinde uygulanan verimlilik, disiplin, birbiriyle ölçülü ilişkiler gibi normlar, burasıyla sınırlı kalırsa, gerçekte burada bile uygulanamaz. Gramsci’nin Praxis Felsefesi’nde belirttiği ya da E. P. Thompson’un İngiliz İşçi Sınıfının Oluşumu’nda anlattığı gibi kapitalist sanayi disiplin ve verimlilik ister. Eğer bu normlar işyeri dışında da hakim kılınamamışsa, başka bir deyişle işyeri dışındaki hayat bu normlara göre ideolojikleştirilmemişse, bu normlar işyerinde de istenildiği oranda hayata geçemez. (Bütün reel sosyalist ülkelerde işyerinde savrukluk, disiplinsizlik çözülemeyen sorunlardı.)

Bazı toplumsal sistemlerde bu ideolojikleştirme açık olarak yapılırken (sosyalizm gibi), kapitalizmde daha dolaylıdır; fark etmezsiniz ama o sistemi içselleştirirsiniz. Burada söz konusu olan birinci sosyalizasyon ya da çocuğun ailedeki sosyalizasyonuna benzer. Toplumsal değerler aileden başlayarak çocuğa verilmiş ise, sonraki yıllarda içselleştirme büyük sorun yaşamadan gelişebilir. Bu nedenle çocuk eğitimi bütün toplumsal sistemlerde, aile politikası çerçevesinde büyük önem taşır. (Sosyalist ülkeler de bunu yapıyorlar ama burada girmeyeceğim değişik nedenlerle uzun vadede başarılı olamıyorlar.)

Kapitalizmin gelişmesiyle birlikte birinci sosyalizasyonun önemi azaldı çünkü baba ve anne çalışıyordu, dolayısıyla bunun yerini anaokullarındaki sosyalizasyon alacaktı. Bu ise aile sosyalizasyonunda normlardan olabilecek sapmaların azaltılması anlamına gelir. Alexander Mitscherlich 1945 sonrası yayınlanan kitabında, erkeklerin evlerinden uzaktaki işyerinde çalışmasından hareketle –buna savaştaki erkek nüfusu azalmasının da eklenmesi gerekir- “babasız toplum”dan söz etmişti. Babanın aile hayatındaki rolü azalmıştı, sonraki yıllarda bu durum “ailesiz toplum”a dönüşmeye başladı. Burada önemli olan devletin ideolojik aygıtlarının –her düzeyde okullar bunun önemli aracıdır- kişinin sosyalizasyonunda daha belirleyici olmasıdır. Kişi toplum için geçerli kabul edilen normları daha kolay içselleştirir.

Bunun yakın örneklerinden bir tanesi sürekli denetlenme duygusunun içselleştirilmesidir. Bu içselleştirme hapishane örneği verilerek Foucault tarafından 1970’li yıllarda kullanılmıştır. O yıllarda teknoloji henüz bu düzeye ulaşmamıştı ve ancak dar alanlarda sürekli gözetlenme duygusu yaratılabiliyordu. Bu alan zamanla genişledi.

Hayri Cem’in bugünkü t24’te yayınlanan “Haftalık –Çin’in Koronavirüs ile savaşta teknoloji, büyük veri ve yapay zeka” başlıklı yazısını okumanızı öneririm. Bu yazıda Çin’de virüs ile savaşırken önceden beri kurulmuş olmakla birlikte iyice geliştirilen toplumsal denetimden söz ediliyor. Evden kaçta çıktınız, kimlerle ilişkiniz oldu, nereden alışveriş yaptınız, hangi toplu taşıma aracına bindiniz; hepsi belli. İnsanlara daha önce üzerinde belirli app’lar bulunan kimlikler verilmiş ve buna ek olarak her yerde bulunan kameralar dahil gözetleme sistemleriyle her hareketleri izlenebiliyor. Yanlış yapıyorsanız cep telefonunuzdan uyarı gelebiliyor. Yaptığınız her yanlış için puanınız eksiliyor ve sonunda trene bilet bile alamayabiliyorsunuz.

Bu uygulamalar yeni değil ama son dönemde özellikle geliştiriliyor.

Burada şunun bilinmesi gerekir: 1,6 milyar insanın diyelim 500 bin memur tarafından denetlenmesi mümkün değildir. Bunun yerine belirli davranış kurallarını makinelere verirsiniz, başka bir deyişle uygun bir program yazarsınız, makine de bu çerçevede denetim yapar ve uyarır. Önemli sapmalar olursa bunları sokaktaki polise bildirir veya diğer makinelere bildirir, puanınız düşer, bilet bile alamazsınız.

Bu denetim mekanizması ve sapanlara değişik yaptırımlar uygulanması giderek içselleştirilen bir olgu haline gelir. Günlük hayat ileri derecede ideolojikleşir.

Çin’deki pratik konudan biraz sapmak adına başka bir gerçeği daha gösteriyor. İddiaya göre 4.0 ve ardından gelecek 5.0 teknolojileri kapitalizmin sonu olacak, çok sayıda insan gereksiz nüfus durumuna gelecektir. Gerçekte tıpkı 1980’li yıllardaki bilgisayarlaşmada olduğu gibi yeni teknoloji bazı işleri yok ederken, bunların yerine bir bölümünü şimdi düşünemediğimiz yeni işler alacaktır.

Çin’in nüfusu 1,6 milyar ya da dünyada her beş kişiden birisi bu ülkede yaşıyor.

Dünyanın en büyük işçi sınıfı kitlesi Çin’de bulunuyor. Grevler ve direnişler yok değil, var ama yaşanılan büyük gelir eşitsizliğine göre epeyce alt düzeydedir.

 

Komünist partisinin önderliğindeki Çin’e özgü kapitalizm günlük hayatın ideolojikleştirilmesinde hemen her ülkeden ileridedir ve rejimin selameti de önemli oranda buna bağlıdır.