Şuanda 76 konuk çevrimiçi
BugünBugün3433
DünDün4369
Bu haftaBu hafta31151
Bu ayBu ay86965
ToplamToplam7748328
Yazar olmak nereden aklınıza geldi? PDF Yazdır e-Posta
Engin Erkiner tarafından yazıldı   
Perşembe, 09 Nisan 2020 17:28


Bu soruyla yaklaşık 20 yıl önce bir okuma sırasında karşılaştım. Bir an ne cevap vereceğimi bilemedim, sonra “yazar olmak hiç aklımdan çıkmadığı için, aklıma gelmedi” demiştim.

Konuya giriş olarak şunun belirtilmesi gerekir: yeteneksiz insan yoktur, her insanda şu veya bu yetenek hatta yetenekler vardır ama önemli olan bunların geliştirilmesidir. Geliştirilmeyen yetenek en fazla hissedilir, yeteneğinizin olduğu işleri daha kolay yaparsınız ama daha da ileriye gidemezsiniz.

Yeteneğin gelişmesi ancak sistemli ve uzun süreli çalışmayla mümkündür ve hatta denilebilir ki çalışma disiplini olmayan kişinin ne kadar yetenekli olduğu da önemli değildir.

Bir karikatür vardır, belki bilirsiniz: adamın birisi diğerine “içimde çok yetenekli bir insan yatıyor, hissediyorum” diyor.

Diğeri cevap veriyor: “Ama yatıyor, sorun da burada…”

İnsanlar Mozart ve Beethoven’in çocuk yaşta beste yapabilmelerine hayran olurlar ama bu insanların hayatları boyunca günde 10-12 saat müzik çalıştıklarına dikkat etmezler. Bu insanlar çalışmayıp da yatsalardı, yetenekli çocuklar olarak kalırlardı. Yine beste yaparlardı ama Mozart ya da Beethoven olamazlardı.

Yazı yazma yeteneğim var ve bunu bana söylediklerinde 9 yaşında, ilkokul üçüncü sınıftaydım. İlkokulda beş yıl aynı öğretmende okudum ve iyi bir kadındı. Sadece bir yıl yarıyılı Lefkoşe’de okuyacaktım. Babam Kıbrıslıdır ve onun gibi öğretmen olan annem neden Lefkoşe’ye gitmişti, bilmiyorum, herhalde bir işleri vardı.

Üçüncü sınıfta iken kadın “evden gelirken geçtiğiniz yolu anlatın” diye bir ödev verdi. Ben de yarım sayfa bir şeyler yazmıştım. Sonra öğretmen eve gelmiş ve “bunu siz mi yazdınız?” diye anne-babama sormuş. “Haberimiz bile yok” demişler.

Ailenin çevresi de doğal olarak lise öğretmenlerinden oluşuyordu. Adana’da yazın sık gittiğimiz öğretmenler bahçesinde benimle saatlerce konuşan çok iyi bir Türkçe öğretmeni vardı.

Bir de eve sürekli gazete (Cumhuriyet) ve dergi (Akbaba) girdiği için okuma alışkanlığım vardı. İlkokulu bitirdiğimde ya da 11 yaşında evde bulduğum kalın Heredot Tarihi’ni bitirmiştim ve pek bir şey de anlamamıştım ama önemli olan galiba okumaktı.

Okumazsanız yazamazsınız, burası açıktır. Ortaokul üçte artık Ankara’da idik ve on ciltlik Pardayanlar’ı bitirmiştim. Onların pdf baskılarını buldum ve yeniden okuyacağım. 1964’te ortaokul bitirme sınavları vardı ve ben çalışmaz bunun yerine Sherlock Holmes okurdum. Dedektif hikayeleri ve müthiş kitaplardı. O yıllarda parmak izi gibi teknikle ilgili konular bulunmuyor, cinayetler sadece mantıkla çözülüyordu. Bunların da pdf’lerini buldum ve yeniden okuyacağım.

O yıllarda “ne olacaksın?” diye sorulduğunda “yazar” olacağımı söylerdim.

Büyüdükçe gördüm ki bu memlekette yazar olarak para kazanmak neredeyse mümkün değil, bu nedenle teknik bir mesleğe, kimyaya yöneldim. Kimyayı severdim, ODTÜ Kimya Bölümü’ne girdim ve bitirdim. Bu arada sürekli yazı yazıyordum. Öykü yazıp gazetelere gönderiyordum, bir-iki kısa öyküm de yayınlanmıştı. Sonra ilk uzun yazımı yazdım. Kırmızı Aydınlık Dergisi’nde benden “Kıbrıs sorunu üzerine” inceleme hazırlamam istendi. Çoğu İngilizce kitabı okuyup yaklaşık 30 sayfalık bir yazı hazırladım; o sırada (1970 yılı sonbaharı) ayrılık oldu, Mahir Çayan ve beraberindekiler dergiden ayrıldı, ben de o grupla hareket ettiğim için yazı da kaldı.

Biraz önceye dönersek lise yıllarında gelecekte çok işime yarayacak bir şey öğrenmiştim: özet nedir ve nasıl çıkarılır? Nasıl öğrendiğimi tam hatırlamıyorum, birkaç kişiden olsa gerektir. Birisi Gazi Eğitim Enstitüsü İngilizce Bölüm Başkanı olan babamdı (kendisinden tek cümle İngilizce öğrenmemiş olmakla gurur duyarım, orası da ayrı). Diyelim 10 sayfalık bir yazı var, bu yazıyı tek sayfada nasıl anlatırsınız? Ana fikirle yan fikirler nasıl bulunur, bunların arasındaki ilişki nasıl kurulur? Bunun bilinmesi önemlidir, bir konuyu anlaşılır ve kısa olarak anlatabilmek için de çok önemlidir.

Bunların ardından sürekli okuyor ve yazıyorsanız, yazınız gelişir ve hatta yazmak sizin için zahmet olmaktan çıkar. Bazı kitapları –mesela Avrupa Birliği ve Türkiye –Soldan Bir Bakış- gibi müsvedde bile yapmadan doğrudan bilgisayarda yazarsınız. Kitabın 3000’lik ilk baskısı bir yılda tükenmişti. www.enginerkinerkitaplar.blogspot.com da bulunabilir.

Bazı kitapları ise birkaç kere el yazısıyla yazarsınız. Mesela 1974-1975’de yazdığım Türkiye Devriminin Acil Sorunları böyledir. Beş defa baştan aşağıya yeniden yazmıştım.

Yazı alışkanlığım hapishanede epeyce gelişti. Her gün mektup yazardım ve bunlar Belma’ya Mektuplar başlığıyla yıllar sonra kitap olarak yayınlandı. Aslında başlık olarak Hürriyet’in taktığı isimle Bombacı Leyla’ya Mektuplar demem gerekirdi, Belma deyince doğal olarak bilen çok azdır. Kadın mektupları yıllarca saklayıp Kanada’dan bana gönderince ve yayınlanmalarını da isteyince gecikerek de olsa bunu yapabildim.

Bu kitabı da yukarıdaki bağlantıdan bulabilirsiniz.

Daha sonra yazı yazmam sürdü…

Birkaç kere sözünü etmiştim; edebiyatı bırakmak zorunda kaldım, içimde dert olarak kaldı ve sürekli dönmek istedim ama bir türlü olmadı. “Sosyal konularda iyisin, kendini bölme” denildiğinde, haklı buldum ve öyle yaptım. Bir gün döneceğimi umuyorum ama bakalım…

Bu yazının ana fikrini tekrar belirtirsem; sistematik ve sürekli çalışmayan insan, istediği kadar yetenekli olsun, gelişemez.