Şuanda 105 konuk çevrimiçi
BugünBugün2208
DünDün3027
Bu haftaBu hafta10611
Bu ayBu ay66425
ToplamToplam7727788
İşçi sınıfı tekil değil çoğuldur PDF Yazdır e-Posta
Engin Erkiner tarafından yazıldı   
Salı, 23 Haziran 2020 23:54


Başlıktan anlaşılır olmakla birlikte yeniden belirteyim: burada sınıfın çoğulluğundan söz ediyorum ya da işçi sınıfı değil işçi sınıfları denilmesi gerekiyor.

İşçi sınıfı hiçbir zaman homojen değildi, iç farklılıkları vardı. Marx da bunu belirtmiş ve zamanla sanayinin gelişmesiyle birlikte bu farklılığın azalacağını düşünmüştü. Fordist üretim döneminde bu farkın azaldığı söylenebilir. Fark yine bulunmakla birlikte akarbant sistemiyle yapılan üretim çok sayıda işçiyi aynılaştırmıştı; her biri işin basit bir parçasını yapıyordu. Yine işçi olmakla birlikte ustabaşılar da vardı tabii.

Üçüncü sanayi devriminin etkilerinin görülebilecek kadar belirginleştiği 1990’lı yıllardan başlayarak işçi sınıfı hem sayı olarak büyüdü hem de iç ayrışması ileri dereceye ulaştı. Sınıftan değil de sınıflardan söz etmenin gereği burada ortaya çıkıyor.

Üç farklı işçi sınıfından söz edilebilir.

Birincisi; yukarıdaki kesimdir. Bunlar ileri derecede uzmanlaşmış ve genellikle bilgisayar, elektronik gibi alanlarda çalışan işçilerdir.

İkincisi; işçi kitlesi denilebilecek orta kesimdir. Bu kesim düz işçi değildir; belirli bir uzmanlığı vardır, bunun eğitimini almıştır ve sendikalaşmaya daha yatkındır.

Üçüncüsü; prekarya denilen ve ne zaman ve nerede çalışacağını kendisi de bilmeyen kesimdir.

Üç kesim de kendi içinde homojen değildir, iç ayrılıkları vardır ama diğer kesimlerle ayrılıkları iç ayrılığından fazladır denilebilir.

Birinci kesim özellikle aranmakta, iş bulma sorunu neredeyse bulunmamakta ve uluslararasılaşmaktadır. Bunlara uluslararası işçi sınıfı da denilebilir çünkü yaptıkları iş gereğince sık seyahat etmekte ve bir ülkeden ötekine işyeri değiştirebilmektedirler.

İkinci kesimin durumu ise giderek kötüleşmektedir. Bu kesimdeki iç ayrışma daha fazladır. Üst kesim sayıca azalıp gelişirken, önemli bir kesim ya işini kaybetmek tehlikesi yaşamakta ya da güvencesiz çalışmaya zorlanmaktadır.

Üçüncü kesimde bile iç ayrışma vardır. Bu kesimin bir bölümü arada bir çalışabilirken, başka bir bölümünün çalışma şansı yok denilebilecek kadar azdır. Bu kesim sosyal yardımın bulunduğu ülkelerde bu kanaldan ya da hayat içinde bulunan başka kanallardan hareket ederek geçimini sağlamaktadır.

Bu üç kesimin birlikte hareket etmesi neredeyse mümkün değildir; başka bir deyişle üç kesimin birden kolektif özne durumuna gelmesi gerçekleşmesi zor bir ihtimaldir. Bırakın üç kesimi, her kesimin kendi içinde birlikte hareket etmesi bile kolay değildir. Durum ülkelere göre değişmekle birlikte en fazla birlikte hareket edebilen sendikalaşma oranı daha yüksek olan ikinci kesimdir denilebilir.

Üretimin artan oranda uluslararasılaşması en fazla bu kesimi vurmaktadır. Sınıfın bu kesiminde işçilerin hayat ve çalışma şartları oldukça farklıdır. Ulusal farklılıklar onların birlikte hareket etmesini önemli oranda engellemektedir.

Sendikalaşma oranının görece yüksek olduğu Avrupa ülkelerine örnek alacak olursak; bir otomobil markasının üretimi birkaç ülkede tamamlanmaktadır ve üretim birimlerinden birisinde grev yapıldığında başka birimde çalışanlar buna genellikle katılmamaktadır. Almanya ile Polonya’daki işçiler arasında Opel grevinde bunu gördük. Bugüne kadar Avrupa’da birden fazla ülkedeki işçileri kapsayan grev bile görülmedi. Bırakın genel grevi, aynı sektörde ama farklı ülkelerde birbirine bağlı üretim içinde çalışan işçiler arasında bile görülmedi.

Avrupa’da genel grev yapılan ülkeler bulunuyor; mesela Fransa ve Yunanistan gibi… Bu ülkelerde genel grev haktır ve arada bir hayata geçirilir. Bu ülkelerden birisinde genel grev olduğunda, başka bir ülkedeki işçiler tarafından desteklenmedi.

Fransa’daki Sarı Yelekliler eylemi uluslararası çapta ses getirmesine rağmen Fransa ile sınırlı kaldı. Buna ister işçi eylemi isterseniz halk eylemi deyiniz, Fransa dışına çıkamadı.

Avrupa’da bugüne kadar birkaç ülkeyi kapsayan eylem yapabilen tek örgüt ATTAC’tır, bu örgütün de gücü eskisine göre gerilemiş durumdadır.

İşçi sınıfının sayı olarak çoğalmasından, neredeyse çalışan herkesin işçi sayılmasından hareketle yersiz umutlara kapılmak yanlıştır. Büro çalışanları, banka çalışanları, öğretmenler, doktorlar ve başka meslekleri de ekleyebilirsiniz işçi sayılıyor ise, sayı büyüdü diye sevinmenin anlamı yoktur çünkü iç bölünme ve bunun getirdiği sorunlar daha fazla büyümüştür. İşçi sınıfının iç bölünmesi artmış, bu bölümlerin birlikte hareket etmesi neredeyse imkansız duruma gelmiştir.

Gezi zamanında bazı marksist öğretim üyeleri Gezi’nin bir işçi sınıfı eylemi olduğundan söz etmişti. Buraya katılanların büyük bölümü beyaz yakalı denilen işçilerdi. İyi ama bu belirlemeyle neyi çözmüş oluyorsunuz? Sınıfın farklı kesimleri, sosyal statüsü farklı beyaz yakalılarla böyle olmayanlar bir araya gelip eylem yaptılar ve ardından dağıldılar. Gezi kitlesini bütün olarak örgütleme çabası başarısızlıkla sonuçlandı.

Gezi aslında başka ülkelerde de örnekleri görülen bir hareketti: farklı kesimlerden insanların –işçi sınıfının farklı kesimleri de olabilir- tek hedefli eylemde –mesela hayat tarzını korumak gibi- bir araya gelmesi, eylem şu veya bu şekilde sona erince de dağılması ve birbirinden büyük oranda kopması…

İşçi sınıfının üç kesimi arasındaki ayrılık ek olarak ulusal farklılıklar –Türk ve Kürt gibi- ve göçmen işçilerin varlığıyla iyice artmaktadır.

Bütün bunları görmeyip, işçi sınıfını iç ayrılıkları bulunmakla birlikte az çok homojen bir sınıfmış gibi görüp, sürekli olarak bu sınıfın devrimciliğinden söz etmek, boşuna konuşmaktan başka şey değildir.

İşçi sınıfının iç farklılıklarının bu sınıfın bir kesimini karşı devrimci konuma itmesinin tarihsel örnekleri vardır. Mesela dünyanın en büyük sosyal demokrat partisi olan Almanya SPD’si (o dönemde komünist partileri sosyal demokrat adını taşırdı) Birinci Dünya Savaşı’nı desteklemiş ve gerekçe olarak da kitlenin –işçi sınıfı kitlesinin- böyle istediğini belirtmişti. Parti iyi örgütlenmiş sendikalı işçilere dayanıyordu ve bunlar da savaşı istiyordu. Meclisteki milletvekillerinin yaptığı ise, kitlenin isteğini yerine getirmekti. Parti yöneticilerinin ve milletvekillerinin burjuvazi tarafından satın alındıklarını söylemek ucuz bir açıklamadır ve örgütlü tabanın tutumunu dikkate almamaktır.

Ülkesine ve dönemine göre değişmekle birlikte sendikalı işçi ve sendikacılar reformizme daha yakındır.

Carr’ın Bolşevik Devrim Tarihi kitabının ilk cildinde Rusya işçilerinin ayrışmasından da söz edilir: kalifiye olanlar çoğunlukla Menşeviklerin yanındadır, Bolşeviklerin işçi kitlesi ise ağırlıkla düz işçilerden oluşmaktadır.

Önceki yazılardan birisinde belirttiğim gibi her devrim bir değil en az iki iç savaşı içerir. Birincisi, malum, burjuvaziyle iç savaştır.; ikincisi ise burjuvaziye karşı harekete geçenler arasındaki iç savaştır. Bunu Rus devriminde bile görmek mümkündür; devrim Rusyasının işçi sınıfı tümüyle Bolşevik değildi. Bolşevikler çoğunluk olabilir ama Menşevikler de küçük bir azınlık değildi.

Sınıf içi bölünme artık işçi sınıflarından söz edilmesini gerektirecek kadar artmıştır.

Çalışan insanların tamamına yakınının işçi olduğundan söz ederken sorunun ne kadar büyüdüğünü görmemek tipik bir marksist tutumdur. İşçi sınıflarının bir bölümü devrimci olursa, diğer bölümü karşı devrimci olacaktır; iç savaş aynı zamanda bu sınıfın içindeki bir iç savaş olacaktır.

Rus devriminde bile böyleydi ama o zamanki sınıf içi bölünme zayıftı, ek olarak da bu ülke genelde yarı feodaldi.

Şimdi durum çok değişiktir.

Almanca yayınlanan Marksist Yenilenme dergisinde bir yazarın “Almanya gibi ülkelerde işçi sınıfından değil, işçi sınıflarından söz edilmesi gerekir; işçi sınıfı artık çoğuldur” belirlemesini yapması hiç umutlu değilim ama umarım başka insanların da gözünü açacaktır. Bu belirleme Almanya ile sınırlı değildir.

Sınıf içi bölünmenin artmasına iş yerlerinin küçülmesini, üretim sürecinin kıta ve hatta dünya çapında dağılmasını da eklediğinizde; işçi sınıfının eskiden olduğu gibi tümüyle olmasa bile büyük oranda birlikte hareket etmesi artık mümkün değildir. İşçi sınıflarının ortak sınıf bilincine ulaşması mümkün gözükmüyor.

Yazıyı tek cümleyle özetleyecek olursak; işçi sınıfından değil sınıflarından söz edilmesi gerekir ve bu sınıfın tümüyle olması bile büyük oranda üç kesimini birden birleştirebilmek mümkün görünmemektedir.