Şuanda 45 konuk çevrimiçi
BugünBugün2282
DünDün3107
Bu haftaBu hafta5389
Bu ayBu ay93199
ToplamToplam7754562
Faşizm teorileri PDF Yazdır e-Posta
Engin Erkiner tarafından yazıldı   
Cumartesi, 05 Eylül 2020 09:20


12 Eylül’ün 40. yılı yaklaşınca hatırlananlardan birisi de darbe sonrasında yıllarca tartışılan faşizm konusu oluyor. 12 Eylül darbesi faşist miydi, değil miydi?

Bildiğim kadarıyla darbeyi faşist olarak değerlendirmeyen iki örgüt vardı: TKP ve Kurtuluş. TKP görüşünün nedenini anlamak kolay: SSCB ve Bulgaristan gibi ülkelerle 12 Eylül rejiminin iyi ilişkisi vardı. Hatta Kenan Evren Bulgaristan’da yüksek düzeyde törenle karşılaşmış ve TKP Merkez Yayın Organı Atılım da “şahin bakışlı general” başlığıyla çıkmıştı. Hatırladığım kadarıyla bu belirlemeyi Bulgar gazetelerinden almışlardı. Bu durumda darbeye faşist demek olmazdı ve insan aradı mı gerekçe de bulurdu. Baskıcıydı, işkenceciydi, infazcıydı; bunları reddeden yoktu ama faşist değildi.

Yukarda sayılan özelliklere sahip bir rejimin faşist olmasıyla ne değişecekti, bence asıl soru buydu.

Faşizmle ilgili teoriler o kadar fazla ki, hepsini incelemek gereksiz zaman harcamak olur. Bunun yerine birkaç belirleyici özelliği belirtmekle yetinmek daha iyi olur.

İlk olarak, faşizm kapitalizm koşullarının ürünüdür. Ek olarak faşizm, kapitalizmin zorunlu sonucu değildir. Kapitalist bir ülke faşistleşebilir veya bu olmayabilir. Bu belirlemeler genel kabul görür. Buradan bizim için çıkarılabilecek sonuç ise 1960’lı yıllara kadar Türkiye’de faşizmin olmadığıdır. Ülkede kapitalizm 1960’lı yıllarda egemen olur, öncesinde yarı feodal bir ülkedir. Dolayısıyla 1960’lı yıllara kadarki kemalist rejimlere faşist denilemez. Baskı, katliam, ırkçılık gibi değişik özellikler sayabilirsiniz ve bunlar doğrudur da ama faşist denilemez.

İkincisi; III. Enternasyonal’in faşizm tanımı dönemine –İkinci Dünya Savaşı- özgüdür, başka örneklerde kullanılamaz. Tanım faşizmi tekelci burjuvazinin en terörist, en baskıcı açık terörist diktatörlüğü olarak görür. Buradan çıkan önemli sonuç, tekelciliğin ayrışmasıdır. Tekelciliğin faşist olan ve olmayan kesimi vardır (buradan ilericilik sonucu çıkarılmaz). Nitekim SSCB de İngiltere ve ABD gibi faşist olmayan tekelciliğin hakim olduğu ülkelerle birlikte Nazi Almanya’sına karşı mücadele etmiştir.

Hem sosyalizm tarihine bağlılık adına III. Enternasyonal’in faşizm tanımını kabul edip hem de 12 Eylül darbesini faşist olarak görmek mümkün değildir çünkü işbirlikçi tekelciliğin her kesimi darbeyi desteklemiştir.

Üçüncüsü; faşizmi İtalya ve Almanya örnekleriyle özdeşlemektir. Bu özdeşleme de o ülkeler faşizminin tarihi bilinmeden yapılır. Bu ülkelerde faşizm ordu darbesiyle değil kitle hareketiyle iktidara gelmiştir. Ordunun, burjuvazinin bir kesiminin desteğini almıştır ama kitle hareketine dayanmak önemli özelliğidir. Dolayısıyla bu ülkelerdeki faşist iktidarların kendilerine kitle tabanı yaratmak sorunları olmamıştır; zaten vardır, bunu genişletmeye yönelmişlerdir. Sonraki yıllarda benzeri bir faşizm örneği yaşanmamıştır.

Sonraki örneklerde genellikle ordu, burjuvazinin değişik kesimlerinin de desteğiyle iktidara el koyar –buna askeri faşizm de denilmektedir- kimi örneklerde partileri kapatır, kimisinde kapatmaz ve büyük bir baskı rejimi uygulamaya başlar.

Askeri faşizm örneğinde ordu kitle tabanı yaratmak ister ama genellikle başarılı olamaz.

Irkçılık faşizmin olmazsa olmaz bileşeni değildir. Mesela Franco İspanya’sı ve Salazar Portekiz’inde ırkçılık geri plandadır. Keza İtalyan faşizmi de Yahudi karşıtlığında Nazi Almanya’sının epeyce gerisinde kalır.

Bu durumda faşizm ile faşist olmayan baskıcı yönetimleri nasıl ayırabilirsiniz?

Anti komünizm -1990’lı yıllara kadar- her iki yönetimin de ortak özelliğidir.

Yasama-yürütme-yargının tekleştirilmesi, parlamento ve siyasi partilerin kapatılması bence faşist yönetimlerin belirleyici özelliğidir. Bunu yapan bir rejimde işkence, yoğun baskı vb. de vardır. Bazı faşist rejimlerde ek olarak yoğun ırkçılık da vardır.

Şili’de Pinochet döneminde ırkçılık ön planda değildir ama 12 Eylül rejiminde Kürtlere karşı ırkçılık açıktır.

Gerek Şili ve gerekse de 12 Eylül rejiminin önemli ortak yanlarından birisi de yeni bir sermaye birikim düzenine geçiştir. Neo liberalizm olarak adlandırılan bu düzen dünyada ilk kez Şili’de uygulanırken, bizde de 24 Ocak Kararları ancak darbeden sonra uygulamaya geçirilebilmiştir. Yasama-yürütme-yargıyı tekleştirmeden, parlamento ve siyasi partileri kapatmadan; yoğun baskı, yasaklar ve korku ortamı yaratmadan bunu uygulayamazlardı.

12 Eylül rejimi çabaladı ama kitlesel bir temel yaratamadı. Başka ülkelerdeki deneylerin de gösterdiği gibi kitlesel temel için sadece milliyetçilik yeterli olmuyor. Milliyetçilik askeri faşizmin (kitle hareketiyle iktidara gelmeyen faşizmler için kullanılır) genel özelliğidir ve dönemin özellikleri de dikkate alınmak zorunda olsa bile genellikle kitle temeli yaratmakta yeterli olamamaktadır. Din faktörünün kullanılması önemlidir.

Franco faşizminde Katoliklik önemli vurguydu. Almanya faşizminde ise dinin rolü ön planda değildir. Burada esas olan üstün Germen ırkıdır.

Önemli bir belirleme de şudur: herkes faşizm tanımında ve ülkedeki rejim konusunda anlaşsa bile, burada anti faşist cephe veya ortak direniş örgütlenmesine giden uzun bir yol vardır. Rejimin özellikleri konusunda anlaşmak, ona karşı ortak faaliyet gösterilmesi sonucuna yol açmaz; bunun için epeyce uğraşmak gerekir.

 

Yazıyı uzatmamak için 1982’de kurulan Faşizme Karşı Birleşik Direniş Cephesi ile Sol Birlik konularını gelecek yazıda incelemeye çalışacağım. Bunlar 12 Eylül sonrasındaki en önemli iki anti faşist ittifak çabasıdır ve istenilen sonuç alınamamıştır.