Şuanda 44 konuk çevrimiçi
BugünBugün950
DünDün1814
Bu haftaBu hafta11725
Bu ayBu ay8435
ToplamToplam7932213
Sürgünlük halleri PDF Yazdır e-Posta
Engin Erkiner tarafından yazıldı   
Perşembe, 19 Kasım 2020 18:57


Saymadım kaç yıl oldu ama Avrupa Sürgünler Meclisi’nin (ASM) Yürütme Kurulu’ndayım. Bu yılın başında ASM’nin yayın organı Sürgün dergisinin ikinci sayısını çıkarmayı planlamıştık ama pandemi nedeniyle ertelendi, aksilik olmazsa önümüzdeki ay çıkarabileceğiz.

ASM’nin faaliyeti başlangıçta –o zaman faaliyetlerine katılmıyordum- açık bir çizgiye sahip değildi ancak zamanla çizgisi belirginleşti. Bu bir kitle örgütü olamazdı; insanların politik ilticasının kabul edilmesine biz karar vermiyorduk, en fazla yol gösterebilirdik; ek olarak da yeni geldikleri toplumda hangi alanda ve nasıl faaliyet göstereceklerine kendileri karar vermek zorundaydı. Otuz yıl öncesinde yaşamıyoruz, şimdi yeni gelen herkes ülke hakkında ayrıntılı bilgiye sahiptir. Hepsinin şu veya bu Avrupa ülkesinde arkadaşları vardır ya da Türkiye’yi terk etmek zorunda kalmadan önce bu Avrupa ülkesine gelip gitmişlerdir. Dolayısıyla bu konuda insanların bize ihtiyacı yoktur.

Yıllardan beri hayretler içinde kaldığım bir konu var: diyelim 20 ve hatta daha fazla zamandır şu veya bu Avrupa ülkesinde yaşayan politik mültecilerin (bunlara sürgün de denilebilir) bu konuda söyleyebilecekleri fazla bir şey bulunmuyor. Türkiye’den gelen bu insanların diğer ülkelerden gelenlerden farklılıkları nelerdir, nasıl bir evrim yaşamışlardır; bunları neredeyse merak eden bile bulunmuyor.

Varsa yoksa Türkiye…

Türkiye tabii ki olsun, zaten ayrılmak zorunda kalınan ülkeye ilginin kesilmesini beklemek de gerçekçi değil ama insan yıllardır yaşadığı yerle daha fazla ilgilenmelidir.

Çok sayıda arkadaşın gazete makalesi okuyacak kadar bile yaşadığı ülkenin dilini öğrenmediğini söylesem sanırım inanmazsınız ama gerçek maalesef böyledir.

Böyle bir durumda arkadaşları “böyle olmaz” söylemiyle ikna etmekten ziyade, yıllardan beri boş duran alanlara girmek, bunun yollarını bulmak daha akıllıca olacaktır.

Geçmişte bunun örneğini Yazın Dergisi ile verdik ama kendi başına yeterli değildir.

Boş duran alanlar hangileridir ve bunlara nasıl yönelmek gerekir gibi bir soru sorulacak olursa:

Öncelikle ve ilk olarak Türkiye’de ve onların uzantısı olarak buradaki bazı kişilerin ne düşündüğüne aldırmamak gerekir. Kalite her yerde ve her zaman yolunu açar, bazen geç olabilir ama açar. Bunu 27 yıl süren Yazın deneyinde yaşadım. Örgütlü sol genellikle bu dergiyi okumazdı, bu kesimde okur çok azdı. Nedeni belli: kendileri çıkarmadığına göre bu dergi iyi olamaz.

Okumazsan okuma, başkaları var! Solda duran ama örgütlü olmayan insanlardan ve hatta Kemalistlerden hayli okurumuz vardı. Yazın yayın hayatına son vereli on yılı biraz geçti ama adı hala bilinir ve politik ilticacı olan ve olmayan göçmenlerin birlikte gerçekleştirdiği önemli bir iş olarak hatırlanır.

Son beş yılda çok sayıda yeni insan geldi ve sürgün yapısı çeşitlendi. Eskiden büyük oranda sosyalistler gelirdi; son beş yılda Fettullahçılar, birkaç yüz üst düzey bürokrat, özellikle doktorlar ve akademisyenler geldi. Sürgünün yapısı çoğalmanın yanı sıra çeşitlendi.

Konu Türkiye’de de ilgi çekiyor. Bu konuda yapılan söyleşileri ve değerlendirmeleri izliyorum. Hayatında hapishanede kalmamış bir insanın mahkum psikolojisi ve meşgaleleri hakkında yazması ne kadar zor ise, sürgünlüğü yaşamamış birinin de bunu anlaması o kadar zordur. Bu zorluğu ya da konudan uzak olmayı yapılan değerlendirmelerde görmek mümkündür.

Bu arkadaşları ikna etmeye çalışmamak gerekir çünkü bence anlamaları ancak bir oranda mümkündür. Bunun yerine sürgünlüğün boş alanlarında üretmek daha doğru bir çizgi olur. Onlar da üretilenleri gördükçe anlayacaklardır.

Bu konuda ilgi var ve büyüyecektir çünkü insanlar sürekli olarak geliyorlar.

Boş alanlar dedik, bunlardan birisi sürgünlüğün edebiyatıdır. Sürgün edebiyatı demiyorum, böyle bir isimlendirme hapishane edebiyatı gibi yanlıştır. Edebiyat iyi ve kötü olmak üzere ikiye ayrılır; yazarın içinde bulunduğu konumdan hareketle edebiyat isimlendirilmez. Derginin yeni sayısında bu konuda yazdığım için konuyu açmayacağım ve sadece boş alanlardan birisi olarak adlandıracağım.

Sürgün hayatının çok fazla yönü bulunuyor ve bunlar üzerinde hiç durulmamıştır.

Mesela 1980 sonrasındaki yıllarda Türkiye’den çok sayıda politik mültecinin geldiği dönemde Paris’in özel konumu vardı. Burada iltica başvurusunun kabul edilmesi daha kolay olduğu için insanlar genellikle buraya gelir, iltica pasaportu aldıktan sonra  Almanya’ya geçerdi. Paris bu insanlar için özel bir yerdir. Avrupa’ya gelince ilk olarak burada kaldım, Paris ev işgallerini gerçekleştirdik (kitabı www.enginerkinerkitaplar.blogspot.com adresinde okunabilir) sonra Almanya’ya gittim ama yıllarca bu kente gidip gelmelerim sürdü.

Cumhuriyet Meydanı’ndan Strasbourg St. Denis’ye giderken soldaki ilk kahve “jigololar kahvesi” olarak bilinirdi. Buraya gelen insanlar orta yaşlarındaki Fransız kadınlarına takılan Türkiyeli politik mültecilerin küçük bir bölümüydü. Buraya gidip bu insanları dinlemek isterdim. Kimlikleri beni ilgilendirmiyordu, anlatacaklarını merak ediyordum. Duyabildiğim kadarıyla gelenler birlikte oldukları kadınların kendilerine neler aldığından söz edermiş. Ne yazık ki gidemedim, tip olarak beni Fransız sanabilirlerdi ama fazlasıyla insan bildiği için kahvede de tanırlardı. O yıllarda serde edebiyatçılık da var ya, bu nedenle dinlemek isterdim. Kimdir, hangi örgüttendir, beni ilgilendirmiyordu.

Almanya’da toplandıkları kahve var mıydı bilmiyorum ama benzer tiplerin bu ülkede de olduğunu fazlasıyla duydum. Bire bir öğrenebilmek fırsatım olmadı…

Bu tür konular politik mülteciliğin boş alanlarına girer.

Bir başka alan politik mültecilerin bulundukları ülkenin polisiyle ilişkisidir.

1980’li yıllarda Türkiye değişik kişiler hakkında Uluslararası Yakalama Emri (Kırmızı Bülten) çıkarırdı. Paris’ten trenle Almanya’ya gelen kişiler Aachen sınır kapısındaki kontrolde yakalanır ve gözaltına alınırdı. Türkiye’den dosyası istenir ve kişi Fransa’dan iltica almış olduğu için bir süre sonra bu ülkeye iade edilirdi.

Bir kişi de böyle yakalanıyor. O zaman duyduğum kadarıyla Partizan’dandı. Türkiye hakkında Kırmızı Bülten çıkarmıştı ve bu nedenle pasaport kontrolünde gözaltına alınmıştı. Normal olmayan bundan sonra başlıyor: O yıllarda Türkiye’den gelen dosyada ne ararsanız bulunurdu, akıllarına ne geliyorsa yazarlardı. Dosyada bu arkadaşın 110 kişiyi öldürdüğü yazılıymış. Aachen civarındaki polisler toplanıp bu arkadaşı görmeye giderlermiş; 110 kişiyi öldürmekle suçlanan kişi nasıl bir tiptir diye merak ederlermiş.

Bunun gibi çok olay var ve zaman geçtikçe de unutuluyor. Birilerinin bunları toplaması gerekir. Bunlar politik mülteciliğin az bilinen yanlarıdır.

Yaşanılan ülkenin polisiyle ilgili bir başka konu bu polisle birlikte çalışanlardır. Bunların bir bölümünü duyduk, önemli bölümünü ise bilmiyoruz. Polisin başka ülkelerden gelen politik insanlar hakkında bilgi toplamak istemesi normaldir ve bunun için de “içerden” insan arar. Bunu para veya iltica başvurusunun kabul edilmesi karşılığında yapabilir veya başka bir yola başvurur. Bu tür insanlar vardır, başka ülkelerin politik mültecileri arasında da olmuştur ve bundan sonra da olacaktır.

Bunların en bilineni Avrupa’da değil Suriye’dedir: Lazkiyeli Muhaberat. 1980 sonrasında Avrupa’daki kadar olmasa bile az olmayan sayıda sosyalist kısa veya uzun süre bu ülkede kalmıştı. İbrahim Yalçın “Suriye’de başka örgütlerden insanlarla konuşamıyordum, haklarında Muhaberat’a bilgi verileceğini düşünüyorlardı,” demişti. Küçük yer, sayı az, ilişkiler dar ve yapılanın gizli kalması mümkün değildir, hemen açığa çıkar ve nitekim de öyle olmuş.

Dahası, benzeri mutlaka Avrupa ülkelerinde de vardır, bilgi Türkiye’ye de verilebiliyor. Mesela bu zatın bilgisi dahilinde ülkeye gidenler kısa sürede yakalanıyor ve bir bölümüyle de polis açık konuşuyor: “geleceğini biliyorduk”.

Yaşadıkları Avrupa ülkelerinden Türkiye’ye örgütsel görev gereği gizlice gidenlerin bir bölümünü sonradan öğrendim. Özellikle dikkat ettikleri konu kendi örgütsel ilişkileri içinde bile çok az kişinin bilgi sahibi olmasıdır. Gereksiz bir kişi bile bilgi sahibi olsa bilginin kimlerle sınırlı kalacağı hiç belli olmuyor.

Bir kişinin dikkati sayesinde son anda kurtulduğunu biliyorum. Sahte pasaportla ülkeye gidecek. Pasaport çok iyi yapılmış, inceliyor, tek kusur bulamıyor. Son anda dikkatini çekiyor: ülkeden çıkış damgası basılmış ve Yeşilköy yazıyor. Halbuki orasının adı değişti ve Atatürk Hava Limanı oldu. Mührü vuran buna dikkat etmemiş. Pasaportu kullanacak olan kişi de dikkat etmeseydi herhalde girerken yakalanırdı. Veya şansına polis belki de dikkat etmezdi…

Bu şekilde o kadar “macera” var ki…

Şuna buna laf yetiştirmekten çok bunları ve mutlaka daha bilmediklerimi yazmak, kalıcılaştırmak önemlidir.

Bunlar boş alanlar ve doldurulmayı bekliyorlar…

ASM ne kadarını yapabilir, umarım yapacaktır…