Şuanda 36 konuk çevrimiçi
LEJYON PDF Yazdır e-Posta
Engin Erkiner tarafından yazıldı   
Çarşamba, 16 Aralık 2020 00:18


16 öykünün yer aldığı 164 sayfalık kitabı taramak yerine başından sonuna kadar bilgisayara geçireceğimi daha önce yazmıştım. O zamanki ifademi hatırlamak istiyordum. Sona yaklaştım sayılır. Daha sonra internette kitap olarak yayınlanır.

Sondan üçüncüsü en sevdiğim öyküydü. 1986’da yani 34 yıl önce yazılmış. O zaman da en çok bunu severdim, şimdi de öyle. Bunu yayınlamak istedim.

LEJYON

Burada ne işim var? Gece bile azalmayan bu sıcakta, Afrika’nın bir yerinde ağzımda Fransız şarabının tadı, omzumda Fransız otomatiği neden ve kimi bekliyorum?

Geriden, karanlığın içinden zayıf kahkahalar geliyor. Işıkların olduğu yerde içiyorlar. Her gece içiyoruz. Tam sarhoş değil ama bir hoş olunca insan, nöbet kolay geçiyor. Her şey kolay geçiyor. Askeri eğitim, dinlenme, devriye, başka günlük işler o kadar sıkmıyor insanı. Bir de sıcak var, içmesen hiç dayanılmaz. O zaman her yanından ter akarken bile uyuyabiliyorsun. Hepsi beş yıl, bir buçuk gitti kaldı üç buçuk. Yaşar mıyım acaba? Burası sakin çatışma yok, olacağı da yok. Sürekli burada bırakmazlar, bir gün bir bakarsın Beyrut’a gönderilmişiz. Zaten çok adam öldü, boşluk var. Asker mi gönderelim yoksa çekilelim mi diye düşünüyorlar. Ne olacak o zaman, ne yapacağım ben o zaman?

Görüntüler geçiyor. Üç yıl bile olmadı daha. Türkiye’den çıkış, Filistin kampları. Genç kadınlar, erkeklerle dolu. Bu kadar genç yaşta ölüme bu kadar umursamaz olmak, nasıl olur? Ben de yaşadım bu duyguyu kaç kez, düşünmeden, bilincine varmadan da olsa. Girdiğim eylemlerde ölebileceğimi önceden düşünürdüm sürekli ama bunlarınki başka şey. Kesinlikle öleceğini, hiçbir kurtuluş olmadığını bilerek gitmek, hem de böyle sakin ve neşeli. Zor kavrar bunu insan, hayran olur ve dehşete düşer.

O zamanlar yeni başlamıştı bu eylemler. Bir araba veya kamyona kilolarca patlayıcı yüklemek, direksiyona geçip İsrail askerlerinin arasına dalarken arabayı kendinle birlikte uçurmak, artık kaç kişi ölürse. Böyle iki eylem şimdi de Beyrut’taki Fransız birliklerinin gözünü korkutmuştu. Herkesi kamyonların dehşeti sarmıştı. Çok adam öldü. Garnizonu yerle bir etmişler ve şimdi biz mi gideceğiz onların yerine?

Fransız garnizonu kapı nöbetçiliği, bir kamyon geliyor uzaktan. Tetiktesin, kamyonlara dikkat edin denilmiş önceden. Girişin hemen arkasında barikat kurulmuş ama herkes yine de çok korkuyor. Beş yüz kilo dinamit bir patladı mı ne barikat kalır ne bina. Yaklaşıyor. Şoför Filistinli bir kız, kamplarda gördüklerimden bir tanesi. Yanında kimse yok. Her şey belli, neden geliyor ve ne olacak. Bir anlık bakış, gözgöze geliş ve üç yıla sığışmış yüzlerce çehrenin arasından tanıyorsun birbirini. Karşılıklı şaşkınlık ama kamyon gidiyor, işte geçmek üzere. Vurabilir miyim, böyle olursa vurabilecek miyim?

Fransa’da deniz yakınındaki eğitim kampında komutanlar her gün aynı şeyi söylerdi: “Kuşku yok! Düşünmeyeceksin! Düşündün mü vuramazsın. Önce ateş et, düşünmek için sonra çok zamanın olur.”

Kuşku yok! Geç bacım geç, sen öl ben de öleyim. Yeter artık!

Şiddetli bir patlama, bir an basıncı duyarsın; sonra taşınamayan geçmiş olmayan gelecekle birlikte gider, her şey biter.

Şu nöbet bir bitse! Hep böyle oluyor, bitmiyor, uzun geliyor nöbetler. Beklediğim bir şey yok, tehlike de yok, gün boyunca yaptığımız fazla bir şey de yok; ama nedir bu yorgunluk? Çok yorgunum. Yirmi altı yılıma o kadar çok şey sığmış ki taşınmıyor. Her şey karmakarışık. Küçük bir odaya elli kişi dolarsa ne olur; kimin kolu nerde başlıyor bacağı nerde bitiyor bulamazsın. Her şey üst üste geldi, altında kaldık. Hepimiz altında kaldık.

Barakalardan müzik sesi geliyor. Karanlığa dalga dalga yayılan Mirelle Mathieu içinde Paris geçen bir şarkı söylüyor. Sesi Paris gibi; hüzünlü, romantik ve acımasız. Şimdi çok uzak! Paris, hangi kentte umut ve umutsuzluk bu kadar birlikte bulunabilir?

Strasbourg St. Denis sokakları göçmenlerle dolu. Türkiye’den bir yolunu bulup çıkmışlar. Yunanistan’a, Suriye’ye, Almanya’ya veya İtalya’ya gelmişler, sonra buraya. Bir göçmen için yemekten, yatmaktan önce güvence gereklidir. Bir kimlik, pasaport. Politik sığınma isteği kabul edilince herkes rahatlıyor. Değişik ve güzel bir kent Paris. Ters geliyor ama hoşa da gidiyor. Günler gezmekle geçiyor. Saint-Michel Bulvarı, Eiffel Kulesi, Les Halles’in çeşitli turistlerle dolu gürültülü kalabalığı, beton kullanılmadan yapılmış Pompidou Kültür Merkezi… Akşam yorulunca Chemps-Elysee’nin parlak vitrinlerle dolu bulvarından gelip geçen birbirinden güzel kadınlara bakarak ağır ağır yürümek. Sonra dön dolaş yine Strasbourg St. Denis. Türklerin yoğun olduğu bir yer burası, bir sürü de işyerleri var. İrili ufaklı konfeksiyon atölyeleri, dernekler, bakkallar, kahveler. Başka yerde Türkçe gazeteyi zor bulursun. Duvarlar şimdiden çeşitli göçmen politik hareketlerinin afişleriyle dolmuş. Bulvar üzerindeki kahveler yeni toplantı, tartışma yerleri oluyor. Kimisi hiç gezmiyor, sabahtan akşama kadar bu kahvelerde oturuyor.

“Çözülmek yok arkadaşlar! Avrupa bir bataklıktır bunu kimse unutmasın. Kısa bir süre için burada kalmak zorundayız, hepsi o kadar. Ülkemizi unutmayalım, mücadeleyi unutmayalım.”

Teorik tartışmalar, mücadelenin nasıl yürütüldüğü tartışmaları, haberlerin öğrenildiği, anıların anlatıldığı kahve ve dernek söyleşileri. İstanbul’da bulamadığın adamı Paris’te görüyorsun. Kimler gelmiş kimler! Örgütler arası toplantılar, örgüt içi toplantılar, politik eylemler, bir sürü yasaklar. Çözülmek, yozlaşmak yok!

Gecenin geç bir saatiydi. Strasbourg St. Denis’de yarı çıplak kadınların müşteri beklediği sokakta yürüyordum. Haftada birkaç kez işim olsun olmasın buradan geçerim. Yalnız ben değil, görünmemeye çalışarak birçok insan geçer. Bu kadar çok, çeşitli renklerde, çıplak ve bekleyen kadını hiç görmemişiz ne yapalım! Birden bir evin kapısından çıkan Osman’la karşılaştım. Karanlık gizleyemedi yüzünün nasıl kızardığını. Birinin atölyesini arıyormuş yanlışlıkla buraya girmiş falan filan. Sonra hemen gidiyor. Hep uyamayacağı yasaklar koyan bir örgüt önderiydi. Önderliği burada da bırakmadı, Paris önce onu çarptı.

Mirelle Mathieu sustu, Paris aklımdan gitmiyor ama. Başka bir kente gelmiş olsaydım yine burada olur muydum acaba? Paris başkadır. Orada uzun bir yolu kısa zamanda alabilir insan.

Necdet tam bir gerillaydı, nerden para buldu nasıl yaptı bir atölye açtı, patron oldu. Birkaç ay sonra az ücret verdiğinden işçiler grev yaptı. Çok şaşırdı. Onun gibi bir adama bu nasıl yapılırdı, birkaç gün çevresindekilere hep bunu sordu. O ki tüm yaşamını işçilerin çıkarlarını savunmaya adamıştı. Şimdi grevcilerin işyerine sokmaya çalıştığı sendikanın karşısında patron gibi oturmak, patron konumuna sokulmak zoruna gidiyordu. Sürekli, “bana patron gibi davranmayın” derdi. Anlatmaya çalıştılar, patron gibi değildi o, patrondu. Anlamıyordu. Limonatalı bira içtiğimiz uzun bir kahve söyleşisinde numara yapmadığını, gerçekten anlamadığını gördüm. Yıllardır yoksulluk çekmiş, parasızlığını sürekli vurgulamış bir insanın cebinden tomarla para çıkınca çevresindekilere dönerek, “bunları kim koydu buraya?” demesindeki şaşkınlık içindeydi. Belki şimdi anlamıştır ne olduğunu, tıpkı benim gibi.

Hikmet Türkiye’de her türden pasifizmin amansız düşmanıydı. İlerici gençleri yakalar, zorla masaya oturturdu. Belindeki ondörtlüyü göstererek eylem dersleri verirdi onlara. Paris’e geldi, ortalıkta kaldı. Mültecilik işlemlerinde yardımcı oldular, kalacak yer buldular. Bizim Hikmet öğrencilerinin militanı oldu. Dünyanın en doğru görüşünü bulmuştu artık, onun temel ihtiyaçlarını karşılayan bir görüş. Ayrı düşünenlere karşı o kadar acımasızdı ki rahatsız oluyordu herkes. Bir gün tartıştık, uzun süre dinledim, konuşmadan yüzüne bakarak ve yapmacık bir coşkunun nasıl bu kadar inandırıcı olabileceğine şaşarak. Ayağa kalkarken, “ucuza gitmişsin Hikmet,” dedim. “Senin gibi bir yeteneğe fazlası verilmeliydi. Yürüyüp çıktım. Arkamdan küfrettiğini duydum.

Paris bir pazar. Yeni mülteciler eşyalarını satıyorlar. Ünvanlar, kariyerler, yetenekler ve görüşler. Gezinti günleri bitti artık. Para gerek, iş gerek, ev gerek. Kirası yüksek küçük bir odayla sıradan bir işe dünya görüşü verilir! Sessiz bir ilandı bu. Kimse yazmamış kimse de okumamıştı ama biliyordu herkes.

Zaman yasakları çözüyor. Yozlaşma nedir, sağlam durmak nedir; aradaki sınır sürekli değişiyor. İlk günler Fransız kızlarına bakanlar bile yozlaşırdı, sonra herkes bakmaya başladı. Osman’ı çok sert eleştirenler altı ay sonra işçi yurtlarına gelen kadınların daha ucuz olduğunu anlatıyorlardı birbirlerine. Derken kız arkadaşı olmak da olağanlaştı. Peşpeşe sevgili değiştirenler daha az garipsenir oldu. Bu işleri yapan yaptı, yapmak isteyip yapamayanlar da “yapmamak gerek” diye teori yaptı.

Ardından çalışmak geldi. Bir yıl sona erdi, devletin verdiği yardım kesiliyor. Herkeste bir tedirginlik. İnşaatlarda, konfeksiyon atölyelerinde iş bulan birkaç kişiye garip garip bakılıyor. “Bunlar Türkiye’yi unuttular, geri dönmeyecekler. Baksana işe bile girdiler.”

Saat geceyarısını biraz geçti. Şimdi gecenin en güzel zamanı, sıcaklık azaldı. Hava açık. Dolunay var. Soluk ışığın altında her yandan gelen binlerce küçük sesi dinliyorum. Uzaktaki derenin sesi de hafiften ulaşıyor buraya. Düzgün pürüzsüz bir ses, hep bir yöne akıyor. Ama biz, sürekli akıntıya karşı yüzdük biz. Her seferinde bizi kaldırıp attı, yorulduk ve sonunda akıntıya teslim olduk.

Çalışmak! Birçok politik insan bu sözcüğü Paris’te öğrendi. Düzensiz işlerde, az ücretle günde on iki saat hayvan gibi çalışmak. Ücreti zamanında alamamak, Türkiye’de ciddiye bile almadığın küçük patronlarla iyi geçinmek zorunda olmak. Para istersin vermez, bazen iflas eder gizlice kaçar, ara dur. Grev yaparsın, tozlu, basık tavanlı konfeksiyon atölyesini işgal edersin, karşına polis, mahkeme çıkar. Yüzde yüz haklısın, parasızlıktan kıvranıyorsun, sendika gelir akıl verir. Bilmem nereye dilekçe yaz, yanıt bekle, beklerken grevden kaytaranlarla uğraş. İşsizlik sigortasına git, bilmem kaç ay beklemek zorundasın. Tüm bunlar birkaç yüz frank için. Kim uğraşacak bunlarla hem de yeni bir toplumda yeni bir yaşamın eşiğinde. Eskiden silahı dayadık mı alırdık.

Hepimiz denedik çalışmayı. Kimi çalışarak kimi çalışamayarak beceremedi bu işi. Öyle bir bindi ki yaşam, çalışanlar günlük sorunlarından öte her şeyi unuttular. Atölyelerde politik konuşmalar yerini bugün kaç parça diktim, ne alırım, ne zaman alırıma bıraktı. Eskiyi tümden bırakarak yeniye girdiler, ikisini taşımak zor geldi. Sıradan bir işçiden beter oldular. İçlerinden atölye açanlar, patronlarından öğrendikleri her türlü numarayı işçilere uygulayanlar çıktı.

Ben yapamadım. Fazla çalışamadım, her işyerinde en fazla bir hafta. Bir haftada bu yeni dünya, hiç bilmediğim düşünmediğim sorunlar beni ben yapan eski dünyayı ezmeye başladı. Hep kendimi korumak için çıktım işten. Yaşamdan ne kadar uzak bir yaşamda yaşamışız bunca zaman. Ne olursa olsun bir zamanlar bütün varlığımla temsil olduğum ilk gençlik amaçlarımı satmak istemedim, onlar artık işe yaramasalar da. İnançlarım için ölmeye hazırdım. Ne kadar güzel bir duygudur bu, ölebilmek. Olabilecek en iyi şekilde, en güzel ölebilmek, sığınabilmek ölüme. Ölüm yanıbaşında olunca yaşam daha güzel oluyor. 1984 yazında Paris’in sıkıcı havasında kimse ölmemi istemiyordu benden. Ben de ölünebilecek bir şey bulamıyordum burada.

Yabancılar lejyonu! Lejyon seni çağırıyor! Özellikle yabancıların oturduğu semtlerin duvarlarında yeni bir afiş bu. Altında başvuru adresi. Gittim, yeni bir atölyede iş arar gibi. “Fransızcanız iyi. Şunları doldurun. Bir yıl eğitim sonra dört yıl görev. Burada değil uzakta. Ayda beş bin frank. Dönüşte isterseniz hemen Fransız vatandaşlığı. Şurayı imzalayın, tamam. Bir hafta sonra gelin.”

Çıktım! Ne yaptığımı düşünmedim burada Afrika’nın ortasına gelinceye kadar. Zaten önce yapmak, dönülemeyecek kadar ileri gitmek, sonra ne yaptığını düşünmek ve öğrenmek bizim kuşağın yazgısı değil midir?

Kuşağımı çok sevdim, şimdi burada onun amaçlarına karşı nöbet tutarken yine seviyorum. Ölüyor bu kuşak. Mezarlarda, hapishanelerde, sürgünde ölüyor. Kendimi onunla öldüremedim bütün sorun bu.

Lejyona yazıldıktan birkaç gün sonra St. Michel Bulvarı’nda Sami ile karşılaştık. Onunla Türkiyemiz ortak Fransamız ayrıydı. İnsanı şaşırtan bir değişim göstermiş ve her şeyi reddetmeden işçi olabilmişti. Birlikte bulvar kahvelerinden birine girip kapıyı gören ama pencerenin karşısında olmayan bir masaya oturduk. İkimiz de güldük.

- Burada kahveleri taramıyorlar ama eski alışkanlık, dedim.

- Alışkanlıklardan kurtulmak zordur.

- Sen iyi kurtuldun ama.

Alay edip etmediğimi anlamak için yüzüme baktı.

-Kurtuldum sanıyordum ama insan geçmişini raftaki kitap gibi kaldırıp atamıyor.

- Nasıl yani?

Kahvelerimizi içer ve aydınlık bir Paris akşamının dışarıdan geçen

görüntülerine bakarken anlattı ki, bizim geçmişimiz modern bir hurdalığa benzer. İşe yarayanı arayıp bulup yeniyi yapmak zorundasın. Fazla bir şey bulacağından da umutlanma. Çok büyük özveri her zaman çok şey yaratmak olmuyormuş. Aşırı derecede fazla şey yaşadık. Bazılarını unut, unutmaya çalış özellikle de mezarları. Yirmi yedi yaşındayım ve anılarımı mezarlar dolduruyor. İnsanı dehşete düşürecek kadar basit şeyler için çok kişi öldü. Unutmaya çalışıyorum olmuyor ama onlarla da yaşanmıyor.

Benim ne düşündüğümü, ne yaptığımı sordu. Çalışamadığımı biliyordu. Ben de mi İsveç’e gidecektim yoksa? İsveç’te sığınmacılara yaşam boyu aylık veriliyormuş, çalışmak hiç gerekmiyormuş. Birçok kişi oraya gidiyor.

- Hayır, dedim. İsveç’e gitmeyeceğim. Ne yapacağımı söylemedim. Bir gün

birdenbire ortadan kaybolacaktım. İsteyen istediğine inansındı artık.

- Umarım kötü şeyler yapmazsın, dedi. Bir şeyler yapabilmek gücüyle birleşmiş

yalnızlık büyük bir trajedi, büyük bir tehlikedir.

Sustuk. Gece yavaş yavaş Paris’e iniyordu. Kalabalık iyice artmıştı, içinde kimseleri bilmediğim, bildiklerimi yitirdiğim kalabalık.

- Yeniden üniversiteye başlasan, ciddi olarak ama. Burs da alabilirsin.

Başımı salladım. “Gerek yok Sami,” dedim. “Hiç gerek yok. Bugüne kadar

hangi dala el attık da kurumadı? Burada bir şey öğrendim: devrimin vazgeçilmez militanı olan ben bir işe yaramıyorum, ölmekten ve öldürmekten başka.”

- Burada öldürülecek kimse yok, dedi ağır ağır. Burada yok.

Bir an sustu. Caddede gezinen bakışlarını çevirip yüzüme dikti. “Söylemek

istemiyorum ama,” dedi, “insan bu kadar yakın olunca ölüme kendini de öldürebilir. İki işe de yarar böylece, ölmeye de öldürmeye de.”

- Şimdilik yaşamak istiyorum.

- Buna sevindim.

Kalktık. Işıklar altında St. Michel alanına doğru yürüdük. Capcanlı bir yaşa

vardı her yanda; renkli vitrinler, ardı ardına geçen arabalar, gülen, konuşan insanlar, sevgililer, kahkahalar… Konuşmuyorduk. Ölüm önce sessizlik demektir de belki de ondan. Onu bir daha göremeyeceğimi düşündüm. Beş yıl sonra kim bilir ne kadar uzaklaşmış olacaktık, karşılaşmış olsak bile. Birden nedenini bilmediğim bir neşe sardı içimi, eskiden eyleme giderken de böyle olurdu.

- Demek ikimiz de öleceğiz Sami, dedim gülerek. O da güldü.

- Evet ama ben tekrar doğacağım. Başarabilir miyim silmiyorum ama

deniyorum.

- Boşver! Geleceğin iyi olacağını inanmak yetmez mi, şöyle ya da böyle iyi

olacak.

Metronun girişinde durduk, burada ayrılacaktık. Elimi sıkarken, “Evet,” dedi, “gelecek iyi olacak. İnsanlığı güzel bir gelecek bekliyor, insanlığın yazgısı güzel. Ama tek tek insanların özellikle de bizlerin yazgısı kötü. İşte buna dayanmak zor, çok zor.”

O metroyu indi, ben yürüdüm. Biraz ilerde nehir vardı, öyle sessiz ve karanlık. Hayret, yollarımız çok ayrıydı ama Sami’yle birbirimize benziyorduk. İnsan çektiği acıya benzermiş belki de ondan.

Sen’in kıyısında uzanan cadde boyunca yürümeye başladım. Lokantalar, kahveler, kaldırımlar her yan insan doluydu. Kıyıdaki eski kitap sergileri kapanmış, yerlerini küçük hediyelik eşya satan çoğunluğu siyah adamlar almıştı. Bir açıklıkta durup nehre baktım. Karanlık, onca ışığa, gürültüye karşın kendi yolunda akıp gidiyor. Parlak ışıklar içinde küçük bir gemi turistleri gezdiriyor. Herkes başını kaldırmış Notre Dame kilisesine bakıyor. Gemi gidiyor ve yine de aydınlanmamış nehir eski karanlığına dönüyor. Benim yaşandtm da hiçbir ışığın aydınlatamayacağı bir karanlık gibi, nasıl girdim, nasıl geldim buraya bilmiyorum. Tek bildiğim çıkamıyorum, çıkmak da istemiyorum. Aydınlık artık unuttuğum, yabancısı olduğum, uzaktan bakmayı sevdiğim bir düş gibi. Ne kötü, eskiden hüzünlenince ölmeyi isterdim. Burada onu da yapamıyorum, bu ışıklar içinde ölüm de öyle anlamsız ki.

Dönüp ara sokaklara saptım, küçük meyhanelerin önünden yukarıya, iyice yukarıya yürüdüm. Sonra yine bulvara çıktım. Paris tüm ışıklarını renkleriyle yakmış pırıl pırıldı. Amaçsızca yürüdüm vitrinlere, insanlara ilgisizce bakarak. Önce aşağı, sonra yukarı, tekrar aşağı. Şu Fransız kızları ne kadar güzel. Hepsi de çok sempatik. Burada kalsam bir kızı severek, nereye harcayacağımı bilmediğim her şeyimi ona vererek yeniden başlasam. Olur mu, yaşantıma aydınlık girer mi acaba?

Galiba birkaç saat bu düşünceyle dolaştım. Tenhalaşan kaldırımlar bana olmaz dedi. Sami haklı, bizim yazgımızın iyi olması çok zor. İnsan önce kuvvetle inanabilmeli ama neye gerçekten inanabiliyorum ki ben? Yeni gelmeyince eski kalıyor, eskinin kalması ona inanmak olmuyor. Beş yıl önceki gibi kendimi duygulara, inançlara bırakıversem, yüzülmesi gerekmeyen bir ırmağa bırakır gibi… Olmuyor, sonsuz sandığım o kadar çok şey yıkılıp gitti ki artık neye inanabilirim ben?

Dolunay battı. Önünü bir bulut kapladı, ortalık karardı. Serinlik iyi geliyor insana özellikle de düşüncelerinden terlediğinde. Kolumla alnımı siliyorum omzumdaki otomatiğin kayışı düşerken. Tutup düzeltiyorum. Bunlar da verecek başka silah bulamazlar. O kadar yeni silahlar çıktı yine bunu kullanırlar. Çevremde her şey hışırdıyor. Rüzgar hızlanır gibi, terim soğuyor. Serinleyen bilincim birden ayak sesleri duyuyor. Dikkat kesiliyorum. Gece nöbetçiliğinde kolay yanılır insan, sesleri kendi beklediklerine benzetir. Nöbet değişimi mi, değil. Az kaldı ama daha zamanı var, sesler de önden geliyor. Birisi yürüyor bu kesin. Gizlenmeye gerek görmeden, adımlarını gürültüyle atarak dosdoğru bana geliyor. Tam seçemiyorum ama görüyorum artık, iki yana hafif sallanarak benim gibi yürüyor. İyice yaklaştı artık, seçebiliyorum, tanıyorum da.

Afrika’nın bu köşesindeki bir gecede kendimle karşılaşıyorum. Beş yıl önceki ben ne geziyor burada? O da silahlı, aynı Fransız otomatiği onda da var. Türkiye’de eylemlere hep bu silahla giderdim. Karşımda öylece dururken adını soruyorum. Benim sesimle benim adımı söylüyor, burada ne yaptığımı soruyor. Seni bekliyorum, diyorum. Anlamıyor, beş yıl sonraki ben bana karşı nasıl bekler, diyor. Yok, başka çözüm yoktu. Bir buçuk gitti üç buçuk kaldı… Sonra, sonrası yok…

Burada çözüm yok, diyor. O uzaklarda! Senin kadar uzaklarda mı, diye soruyorum. Sesi garip, çok net ama sanki çok uzaktan geliyor, bir çağrı gibi. Beyaz taşlar arasında dolaşan bir adam gibi konuşuyor. Orada geçmişim yatıyor: ölüler, ölüler, ölüler… Gereğinden çok yaşamak ne kadar zormuş. İnsan ölmeli veya geçmişi öldürmeli, bir çiçek alıp kendi mezarına koyabilmeli. Evet, çözüm burada değil, uzaklarda.

Gitti. Her şey hiç gelmemiş gibi oldu, belki de bana döndü.

Nöbet de bitti. Nöbetçi subayının ardından barakalara yürüyorum. Işık, müzik ve şarap yakınlaşıyor. Bir gün daha geçti böylece.

Yarın dilekçe verip Beyrut’a gönderilmemi isteyeceğim.

 

(1986)