Şuanda 36 konuk çevrimiçi
Sosyolojik edebiyat ve edebiyat PDF Yazdır e-Posta
Engin Erkiner tarafından yazıldı   
Cuma, 18 Aralık 2020 01:26


Sosyolojik edebiyat belirlemesi 1980 ve 1990’lı yıllarda Almanya’da ikinci işçi kuşağının öyküleri için kullanılırdı. Bu öykülerde uyumsuzluk, dışlanma ve yabancı düşmanlığı somut örneklerle anlatılırdı. Yazar bunları doğrudan yaşamıştı ve yazdığı edebiyat değildi, başka bir şeydi. İçini döküyor, yakınıyor, yakın geçmişi hakkında bilgi veriyordu. Yazdıkları ve adına “öykü” dedikleri metinlerden bu insanların yakın geçmişlerinde ve halen neler yaşadıklarını öğrenmek mümkündü.

Aynı belirlemeyi o yıllarda sayısı fazla olan işkence öyküleri ve az sayıda romanları için de yapmak mümkündü. Yazar başından geçenleri, gördüğü işkenceyi, ne büyük zorluklarla Almanya’ya gelebildiğini ve bu yabancı ülkede yaşadıklarını anlatıyordu. Başka bir deyişle hayatı hakkında bilgi veriyordu. Bu metinler önemsiz değildi, sadece “öykü” ya da “roman” olarak adlandırılmaları garip oluyordu. Kurgu ya hiç yoktu ya da fark edilmeyecek kadar zayıftı. Yaşananların neredeyse bire bir anlatılması da edebiyat olmuyordu.

Benzer örneği o ve sonraki yıllarda bazı örgüt tarihi yazımlarında da gördük. Kişi devrimciliğe nasıl başladığını, örgütle nasıl karşılaştığını, oradaki mücadelesini, yaşadığı sorunları vb. anlatıyordu. Örgüt tarihinin anlatılmasına söylenecek şey bulunmuyor, sadece bunun “roman” olarak adlandırılması garip oluyordu. Yazarlar “gerçekçi edebiyat”ı yaşananları doğrudan anlatmak olarak anlamışlardı ve edebiyat örneklerini değerlendirirlerken de ne oranda “gerçek” olduklarına bakıyorlardı. Edebiyat gerçeğinin farklı bir gerçek olduğundan haberleri bulunmuyordu.

Aşağıda yer alan kısa öyküyle örnek temelinde anlatılabilir. İlk kitapta -Bir İşçinin Dönüşü- yer alan bu öyküyü Fakir Baykurt özellikle sevmişti.

HEMŞERİ

Durmuyorlar! Çeşit çeşit arabalar birbirinin peşisıra geçiyor. İnsanla, yükle dolu yorgun arabalar. Almanya’dan çıktılar, Türkiye’ye gidiyorlar. Saatler değerli, dakikalar bile. Şu kadar gün izin alınmış, bunun şu kadarı yolda geçer. Akraba ziyaretleri, getirilen hediyelerin dağıtılması, yapımına başlanan evin son durumunun denetlenmesi, para yatırılacak kazançlı iş alanları aranması derken zaman bitti bile. Birkaç gün önceden çıkıp gününde ve saatinde işbaşında olmak gerek, yoksa bu Alman hiç acımaz adama.

Durmuyorlar! Bozulan arabasını yolun kenarına çekmiş, her geçene durmaları için türlü işaretler yapan Samsunlu Recep ile kim uğraşacak şimdi? Birisi gazı kesiyor, arabaya şöyle bir bakıyor ve tamirin uzun süreceğini düşünüp yoluna devam ediyor. Diğeri bakmıyor bile, gazlayıp geçiyor. Recep öfkeli ve çaresiz, kendinden başka kimseyi haklı görmeden her geçene küfrediyor.

İzin yolunda başa gelebilecek en kötü şey Yugoslavya’nın ortasında kalmaktır. Almanya uzaktır geri dönülmez, Türkiye de onun kadar uzak. Tamir için küçük bir serveti gözden çıkarmak gerekir, o da ne kadar sürer belli değil.

Zaman geçiyor, dört saat gitti bile. Bir saat arabayla uğraşmış, yapamamıştı. Üç saattir de yolun kenarında dolaşıp duruyor, arabaları durdurmaya çalışıyordu. Burası da aksi gibi yokuş yukarı, adamın duracağı varsa da durmaz. Aşağıya yokuşun başına inse belki ama burası Yugoslavya. Arabadan uzaklaşmaya hiç gelmez, nasıl olduğunu anlamadan soyulursun. Durmadan ünlü olay geliyor aklına: Adamın birinin babası ölmüş. Tabut yaptırmamış, cenazeyi halıya sarıp arabanın üzerine bağlamış. Yugoslavya’da bir saat uyuyayım demiş. Uyanınca bir de bakmış ki halı da yok ölü de. İkisini birlikte çalmışlar!

Recep’in gözü arabanın üzerindeki iki bavuldan ayrılmıyor bu nedenle. Hanımla çocuk da arabada ama belli olmaz yine de.

İşte bir Samsunlu daha geçiyor. Essen’de çalışan Mahmut, gazı bile kesmiyor. Gözünün içine baka baka durmadan gidiyor. Bir küfür daha sallıyor Recep. “Kaldık burada, karanlık basınca bakalım ne yapacağız? Bu gece arabada yattık diyelim, ya sonra?”

Üç saattir geçen on birinci Samsunlu bu. Kimisi kusura bakma dercesine ellerini açtı, kimisi görmezden geldi. Kimisi gerçekten görmedi ve hepsi geçti. Daha kaç tane Samsunlu kaldı Almanya’da? Çok var ama Recep’in umudu kalmadı, geçseler de durmazlar. Hemşerilik ölmüş artık, ölmüş hemşerilik. Eskiden böyle miydi? Yabancı bir yere mi gittin, hemen hemşerini arardın. O bilinmezi bilir, yoku var ederdi. Bütün kapıları açar, tüm yolları bilirdi. Akrabadan bile değerliydi. Miras işi, kırgınlık ya da kız davası olur, akrabanla bozuşursun, hemşerinle asla. Şimdi ise öyle mi ya, insan hemşerisini yolun kenarında görür de geçer mi? Eskiden bütün Karadenizliler birbirine yardım ederdi, ne de olsa bölge hemşeriliği vardı. Sonra herkes kentlisine, köylüsüne yardıma başladı. Sonunda bu da bitti demek, belki çoktan bitmişti ama Recep bunu Yugoslavya’nın ortasında öğreniyordu.

Bir araba sağ işaretini yaktı, duracak mı ne? Gerçekten duruyordu. Arabasının biraz ilerisinde park yaptı. İçinden kısa boylu göbekli bir adam indi. Türk bu ama kim tanımıyordu.

“Geçmiş olsan hemşerim!”

“Sağol.”

Şaşkınlığını göstermemeye çalıştı. Konuşmasından belli Samsunlu değildi. Nereden hemşeri olmuşlardı?

Birlikte arabanın yanına gelince kovdu bu düşünceleri kafasından. Adam insanlık gösterdi durdu, hemşeri olması zorunlu mu yani?

Kısaca arızayı anlattı, alet çantasını getirdi. Adam motordan anlıyormuş, hemen yaparız dedi. İşe alışkın elleriyle birkaç parçayı çabucak söktü. Ardından birkaç conta istedi, koşup getirdi Recep. Hiç konuşmuyordu. İçinde nedenini anlayamadığı bir kuşku vardı. Tanımadığı, hemşerisi olmayan bir adama pek güvenemiyordu ama araba da onarılıyordu işte. Dayanamadı.

“Nerelisin hemşerim?”

“Mersinliyim.”

Recep, “ben Samsunluyum,” dedi sesi zayıf çıkarak. Adam yanıt vermedi, işine devam etti. Söktüklerini takıyordu şimdi.

“Arıza büyük değilmiş hemşerim. Türkiye’ye kadar gider. Dönmeden önce bir tamirciye gösterirsin artık.”

Recep bir şeyler söylemek için ağzını açtı ama öteki sürdürdü konuşmasını.

“İşe bak, yolda o kadar bozulmuş araba gördüm ama kısmet sanaymış. Bir baktım bizim Dortmund plaka, durayım da hemşerime yardım edeyim dedim.”

Sağol, çok iyi oldu.”

Hemen oracıkta evlerinin iki mahalle ötede olduğunu öğrendi. Fabrikaları da yakın sayılırdı. Adresini aldı, aslında biraz daha konuşmayı isterdi ama “buralarda oyalanmayalım,” dedi adam. “Yolcu yolunda gerek, dönünce görüşürüz.”

Sol işaretler yakıldı ve iki hemşeri arka arkaya yola çıktılar. Ayrı gitmek, ayrı insanları görmek, ayrı dönmek ve Dortmund’da buluşmak üzere…

(1985)

Burada yaklaşık beş saatlik zaman sürecinde iki kişi arasında geçen bir olay anlatılıyor. Ana fikir hemşerilik kavramının değişmesidir. Yıllarca, birbirini tanımasalar bile aynı kentte kalan insanlar arasındaki hemşerilik duygusunun yavaştan eski ya da Türkiye’de aynı bölgeden olmak temeline dayanan hemşerilik anlayışının yerini almaya başlamasıdır.

Bu sosyolojik bir açıklamadır, bir insan grubunun bireyleri arasındaki ilişkinin değişmesini inceler.

Bu açıklamayı öyküye sokarsanız, orada edebiyat biter ya da sosyolojik edebiyat olur. Okur bu sonucu öyküden kendisi çıkarmalıdır. Yazar öykünün kurgusunu iyi ya da kötü yapmış olabilir ama kötü bile yapmış olsa edebiyat kapsamı içinde kalır. Kötü edebiyat üretmiş olur. Sosyolojik edebiyatta ise ürettiği kötü edebiyat bile sayılmaz, edebiyatın dışındadır.

Gerçeğin bire bir anlatımı, açıklamalı anlatımı edebiyat değildir.

Edebiyat gerçeği farklıdır ve bu gerçek bile farklı tekniklerle –bilinç akışı gibi- anlatılabilir.

Aziz Nesin “bizde üç kişiden beşi şairdir” demişti ve bu belirleme edebiyata olan ilgiyi de gösteriyordu. Ne var ki edebiyat “ilham gelmesini bekleyip yazmak” olarak anlaşılınca ortaya garip ürünler çıkıyordu. Kötü bile değil, garip…

Edebiyatın önemli bir teorik yönü vardı ve bunun çalışılması gerekirdi.

Yıllarca Yazın dergisini yayınlamış kişi olarak bunu anlatmakta başarılı olamadığımı söyleyebilirim.