Şuanda 48 konuk çevrimiçi
Taşınamayan Özgürlük PDF Yazdır e-Posta
Engin Erkiner tarafından yazıldı   
Pazar, 20 Aralık 2020 18:14


Taşınamayan Özgürlük adlı öykü kitabının yazımını bitirdim. Baştan okumam gerek; yazarken dikkat ettim ama mutlaka yanlış yazdığım harfler, atladığım kelimeler olmuştur. Bunların düzeltilmesi ve kitabın internette yayınlanması yılbaşına kadar biter sanırım.

Taşınamayan Özgürlük çok sevdiğim ikinci öyküdür. Birincisi daha önce yayınladığım Lejyon’dur ama aralarındaki fark azdır, ikincisi bazen birinci olur.

İki öykü birbirine benzemez. Lejyon’da içerik politiktir, Taşınamayan Özgürlük’te değil; ilkinin önde gelen kişisi erkektir, ikincisinin kadın.

Her ikisi de 1987’de Almanya’da yayınlanan ikinci öykü kitabımda yer almış, 1996’da ilk öykü kitabından seçtiğim öykülerle birlikte Türkiye’de yayınlanmıştı.

Lejyon gibi 1986’da yazılan öykü aşağıdadır.

TAŞINAMAYAN ÖZGÜRLÜK

Ülker kısa bir yaz gecesinin sabahında kendini öldürdü. Rayların üzerinde Hamburg ekspresinin yolunda öylece durdu, sırtı trenin geldiği yöne dönük elinde çantasını tutarak. Demiryolu yakınındaki evlerden birinde oturan bir kadın, onu gördüm, dedi polise. Dehşete düştüm. Rayların üzerinde makyaj yapıyordu. Önce saçlarını fırçaladı iyice sonra kaşlarını düzeltti. Dudaklarını boyarken trenin düdüğünü duymuş olmalı. Makyajını bitirdi, malzemeleri çantasına koydu çabucak ve çarptı.

Polis yerdeki izlerden Ülker’in bir parmaklığı atladığını, orada otların üzerinde biraz oturduğunu, sonra demiryolunu indiğini saptadı. İndikten sonra dört yüz metre kadar ilerlemiş, trenin iyice hızlandığı kurtuluş olanağının olmadığı yere kadar yürümüştü. Usta bir katil gibi planlamıştı ölümünü.

Parçalanmış cesedini kocası aldı polisten. Ayrı yaşıyorlardı, Ülker ona çok çektirmişti ama yine de evli görünüyorlardı. Cenaze işleriyle uğraşmasa zaten konuşup duran çevre kim bilir yeni neler söylerdi.

Fikret karısını masrafa girip Türkiye’ye göndermeden gömdü. Ülker’in anası, babası, teyzesi, amcası, halası, yengesi, onların çocukları ve kanı her nasılsa birbirine karışmış herkes konuşmasını sürdürdü. Ülker’inkiler Fikret’inkileri buldu, kalabalıklaşıp kızdılar, acıdılar, bildiklerini yeniden birbirlerine aktardılar.

Önceden Fikret’e kızılırdı, sonra acınır oldu. Hemen bir kız aramaya başladılar, birkaç tane bulup gösterdiler ama beğendiremediler, vazgeçmediler. Fikret evlenmedikçe acıyanları çoğaldı. Hain karı böyle bir adamı bırakıp gitmişti işte. Başkası olsaydı trenden önce parçalardı onu.

Ülker çabuk unutuldu. Dedikodular durdu, bu olay yüzünden kanı her nasılsa birbirine karışmışlardan arası açılanlar barıştı. Fikret sessiz dolaşmayı bırakıp toplum içine çıkar oldu. Ülker’in sakladığı tek fotoğrafını bile attı. Öyle bir ölümdü ki bu herkes yine mutlu olmuştu, Ülker de. Özgürlüğü arayan Ülker onu taşınması gerekmeyen sınırsızlıkta ölümde bulmuştu.

Bir gece önce yaşam doluydu oysa. İşten birlikte çıkmış, yemek yemiş, geç saatlere kadar konuşmuştuk. Çok neşeliydi, insanın kişiliğini aşıp onu çocuklaştıran bir neşe içindeydi. Sonunda bitti, diye düşünmüştüm. Kabuğundan derisi kalınlaşmış olarak çıkıyor, dedikodulara o kadar üzülmeyecek artık, aldırmamayı öğrendi sayılır. O gece söneceğini bilen ateş gibi parlamış Ülker, sabah rayların üzerinde makyajını bitirinceye kadar. Hiç anlayamamıştım hiç, hayret!

Ülker beni hep şaşkınlığa düşürürdü. Nasıl tanışmıştık biz, unutulması olanaksız. “Benimle evlensene Kenan!” Başımı tabaktan kaldırıp bakıyorum lokma ağzımda kalıyor bir an. Şaka mı yapıyor, gülümsüyor ama ciddi. Masada yalnızız işyerinde öğle arası yemek yerken, diğer masaların uğultusu arasında kulaklarım yanıtında soruyorum: “Neden ben?”

Bir süre susuyor bana garipsemeye zaman bırakarak. İşyerinde ben eskiyim, o yeni. Doğru dürüst konuştuğumuzu hatırlamıyorum ve evlenmek, hayret!

Gözlerinin içi gülüyor ama insanın içini ürperten bir şeyler var orada, çaresizlikten doğan yırtıcılık.

“Evliyim ve yeniden evlenmem gerek.”

Gülüyorum. “Kadınları iki erkekle evlendiren yasa ne zaman çıktı?”

Yüzü asılıyor, “durumun garipliğini anlıyorum ama ciddiyim,” diyor.

“Neden ama?”

“Anlatması uzun, kolay da değil. Aslında çok basit ama anlatamıyorum. Bana bir iyilik yapın, evlenin. Evlenecekmiş gibi görünün en azından, sadece bir süre için.”

Hiçbir şey anlamadığımı görüyor ama anlatmak istemiyordu; belli ki küçük yaşantılarımız için büyük şeylerdi anlatacakları ve korkabilirdim.

“Bakın,” dedim, “size yardımcı olmak isterim, elimden geleni yaparım, söz. Ama ne olup bittiğini, neye yardım edeceğimi de bilmem gerek değil mi?”

Yanıt vermeden kalktı, konuşmak istemiyordu anlaşılan. Akşama kadar çalışırken onu düşündüm. Firmada birçok Türk kadınının arasında hemen seçiliyordu. Kendine baktıran, unutturmayan bir güzelliği vardı. Uzun boylu uzun saçlıydı, saçlarını hiç toplamaz öylece omuzlarına salıverirdi. Nedense hiç pantolon giymezdi. Yemekhanede çevremdeki başlar döndüğünde geçtiğini anlardım. İşin sıkıcılığında kendini hatırlattığında ilgilendiğim bir varlıktı, o kadar. Ve evlenmek, hayret! Gidip tekrar sorsam mı, ama anlatmak istemiyor.

Unuttum, akşam iş çıkışında yürürken yanımda buluncaya kadar. Arkamdan gelip yalnız kalmamı beklemişti. Sessizce yürüdük bir süre. İnsana kendini sessizce dayatanlar vardır; anlarsın, karşı çıkarsın, konuşamazsın. Ülker de öyleydi, evlenecekmiş gibi görünelim bakalım. Kabul ediyorum. Ama evli olduğunu söyledin. Nasıl olacak bu?

Bir kahveye oturduk pencerenin kenarına. Sorumu yanıtlamak için değil de öyle anlatıyormuş gibi konuşmaya başladı. Bana hiç bakmıyordu. Gözleri sokaklara inen akşamın bulanıklaştırdığı yürüyen gölgelerde gezinerek yirmi üç yaşında olduğunu söyledi. İki yıldır evli, çocuk yok. Kocası istiyormuş evlendikleri günden beri. Yapmıyormuş her yolu deneyerek, bir kere de çocuk aldırmış şiddetli kavgayı göze alarak ve bir öfke nöbetinde ilk kez dayak yiyerek.

Dinliyorum, ya sonra? Benimle konuşmuyor gibi, iri yeşil gözleri arkamdaki boşlukta asılı öyle kıpırtısız ve dalgın anlatıyor ki, büyük mücadele vererek evlenmiş. Güzel bir kız on altısına geldi mi koca adayları çıkar, çıkartılır karşısına. Evlenmek istemiyordum, neden bilmem. Çevremdeki yaşamdan özellikle de kadınlardan hep nefret ettim. Kocayla çocuk arasında iki duvar arasında gidip gelir gibi yaşayan kadınlar. Yumurtlar gibi doğururlar, erkenden çirkinleşerek yaşlanıp ölürler. Öyle yaşamak istemiyordum, hepsi bu. Ortaokuldan sonra okutmadılar, hem güzel hem okumuş, ikisi çok olurmuş. Evde oturup koca bekleyerek, geleni çevirerek birkaç yıl geçti. Hoşuma giden birisi çıktı karşıma çevremdekilere benzemeyen. Ailem onlarınkini istemediğinden onlar da benimkini istemedi. Bir sürü şey oldu, babamın bilmem kiminden anamınkine kadar karışan, akıl verenler… Uzadıkça sinirlendim, direttim, kavga ettim. O genç adam hep uysal, hep yanımda bekledi beni sevdiğini söyleyerek. Ne kadar ikiyüzlü bu insanlar, evleneceğimi anlayınca benden çok ister oldular onunla evlenmemi. Büyük zaferimin sarhoşluğunda herkese ve her şeye karşın istediğimi yaparak evlendim.

Durdu. Bira içiyorduk, yeni bardak henüz gelmişti. Gözlerini soğuktan buğulanmış bardağa dikerek sustu. Karanlık basmış, camı geçerek vuran soğuk gibi olmuştu yüzü; acı, katı ama açık.

Hiç mutlu olmadım nedenini önce anlamadan. Hiç değişik yanı yoktu o genç adamın, kötü birisi değildi, ama o kadar. Neden evlenmiştim o kadar direterek? Amacıma ulaşınca bir kez elde ettiğim tüm ilginçliğini yitirdi benim için. Bildiğimiz erkekti işte karısının her an ne yaptığını merak eden, her şeyi bilmek öğrenmek, her dakikana sahip çıkmak isteyen. Sıkıldım, istediğim bu değildi. Daha değişik düşünmüştüm önceden, olmadı. Sonra çocuk kavgası başladı, mutlaka istiyordu. Böylece ona daha fazla bağlanacağımı umuyordu. Kendi düşüncesi değildi bu, onun ve benim akrabalarımın görüşüydü. Kimseye bağlanmak, koparamayacağım bağlar kurmak istemiyordum. Ondan ayrılabileceğimi düşündükçe çılgına dönüyordu; onu bırakamazdım, çevre ne derdi, akrabalar ne derdi, rezil olurdu ve ayrılmış bir kadın nasıl yaşardı? Çocukluğumdan beri hep yapamazsın, edemezsin ve tehditlerle büyüdüm. Kurtulmak için evlendim, yine aynısı…

Sesi yükselerek sustu. Çok bira içiyordu, belki o zaman durumun garipliğini düşünmeden öylece konuşabilmek daha kolay oluyordu. Saat ilerlemişti, sormadım. Belli ki kocasını terk etmişti şimdiden. Kalacak yeri var mıydı, kendimi kötü duruma düşürüyormuş gibiydim ama konuşmadan oturdum. Kalkmak olanaksızdı artık.

Bardağı soğukluğunu duymak ister gibi eline aldı. Yüzüme baktı. “Ayrılmak daha da zormuş,” dedi. “Fikret’ten ayrılacağımı öğrenince herkes karşı çıktı.” Yine dalgınlaşmıştı bakışları. “Önceden onunla evleneceğime kızanlar onu en çok övenler oldu. Çevrenin etkisiyle baskı yapmayı denedi ama başaramadı. Bir ay önce avukata gittim ve kendime ev tutup ayrı yaşamaya başladım. Ayrılmayı kabul etmiyordu, herkes onunla birlikteydi. İnsanlar ayrılabilir aile dağılabilirdi, bu doğaldı, ama bir kadının kocasını terk etmesi olamazdı. Evden gittiğim gün beni dövmeye kalktı, direnince beceremedi. Kadın dövecek birisi değil aslında, hep çevre kışkırtıyor dedim ya. Dövmedin böyle oldu demişler, o da çaresiz ne yapsın? Kötü insan değil ama istemiyorum, hepsi bu.”

“Neden evlenecekmiş gibi görünelim istiyorsun?”

“Anlamadın mı, yaşayamıyorum. Bir sürü sözler, yiyecekmiş gibi pis pis bakan adamlar, yolumu gözleyen gençler. Başlangıçta o kadar olur, dayanırım diyordum, ama olmuyor. Dayanamıyorum!”

Firmada o geçerken dönen kafaları hatırladım. Anlıyorum, ortalıkta görünecek, bir şey yapmayacak ama varlığıyla yeterli olacak bir erkek gerekliydi. Ülker yalnız olmadığını göstermek istiyordu. Evli bir kadının aşığı olmak, güldüm. Neden güldüğümü anladı, yüzüne perde gibi inen çaresizlik bakışlarına yine o yırtıcılığı yerleştirdi.

“Başka yol yok mu?” dedim. “Buraya kadar kendi çabanla gelmişsin. Yine öyle gidebilirsin. Sana yardım etmekten kaçındığımı düşünme sakın, ama benim için hiç de iyi bir şey olmayacak. Dayanmaya çalış, konuşulanlara, bakışlara o kadar aldırma. Meraklanma bir şey yapamazlar, kocan çevreye uyup saldırmaya kalkmazsa…”

Bu kez güldü. “Yapamaz.” Dedi. “Denedi yapamadı, yinelemez.”

“O halde biraz daha dayan. Avukata da gitmişsin, uğraşır boşanırsın, sonra da istediğini yaparsın.”

Bakışları bulandı, o an anladım. İnsanın tüm tarihine başkaldırması zordur. Geldiği yerden dönmekten korkuyordu Ülker. Aç bakışlar, dedikodular, baskılar ve istenmeyen kocanın bir yolunu bulup yüreğe giren sevgisi; zor, çok zor…

Kalktık, biraz yürüdük. Konuşmuyordu artık, yine o dalgınlıkla insanı ürperten gerginlik birleşmişti. Ayrılmadan önce sordum: “Seni hiç tutan yok mu? Bildiğim çok kadın var mutsuz evlilik yapmış olan.” Yüzü geniş bir gülümsemenin hareketini yaptı gülmeden. “Bana en fazla saldıran kadınlar,” dedi. “Her gün herkese kocalarının yaptığı eziyeti anlatan kadınlar.” Yarı karanlık sokakta yürüyüp gitti. Kayboluncaya kadar baktım ardından. İstemek, elde etmek ve istediğim bu değildi, mutsuzluk. Bir sınıra gelir insan, aşamaz; üzülür, acı çeker, mutsuz olur. Bir yolunu bulup aşar, bu kez belki daha da mutsuz olur ve sınırlar hiç bitmez.

Sonra öğle yemeklerini her gün birlikte yemeğe başladık. Firmada eskiydim, otoritem vardı. Benim yanımda kimse yılışamazdı ona, homurdanır ama ses çıkaramazlardı. Artık evlenmekten söz etmez olmuştu. Kendine yiyecek gibi bakmayan bir adama karar vermeden içini dökmüştü. Durum en azından görünürde kötü değildi.

Bir gün karmakarışık bir yüzle geldi işe. Kocası ve birkaç akrabası kaldığı yeri bulup gelmişler. Bağırıp tehdit edip yalvarmışlar. Durumun rezaletinden başlayıp aslında Ülker’in haklı olduğuna, sülalede böyle örnek olmasa da istiyorsa ayrılabileceğine kadar razı edebilmek için her şeyi konuşmuşlar. Fikret, eve dön, birkaç ay birlikte oturalım, sonra yine istiyorsan ayrılırız, demiş. İstememiş Ülker, zorlamaya kalkınca da çığlığı basmış, gitmişler.

Morali çok bozulmuştu. Eve dönmek her yandan kuşatılmak, çeşit çeşit insanın aynı sözlerine her gün yanıt yetiştirmek demekti, bıkıncaya kadar. Yine kararlıydı ama sarsılıyordu artık. Anlattım, bildiği ve yaptığı şeyleri anlattım ona. Yapabildiklerini başkasından duymak insanın moralini yükseltir. O gün sezmiş ama üstünde durmamıştım.

İnsanlar vardır benzerlerinden değişiktirler. Güçlü, dirençlidirler ve insanı şaşırtacak kadar iyi. Yaşamlarının tüm iyilik ve gücünü dökerler ortaya ve biterler. Ardından aynı şaşırtıcılıkta teslim olurlar. Sonrası daha acıdır; gerinin gerisine düşülür, yapılanlar unutulur, yapabilmeyi denemiş olmanın pişmanlığı kalır belki.

Yalnız kendi yaşamlarının değil, türlerinin ve toplumlarının birikmiş yükünün altına giren insanlarda çok görülür bu; direnir, kıpırdatmaya başlarlar ve o hayranlık verici kalkış. Kaldırırken kendilerini bile tanıyamayacak kadar bambaşka bir insan olurlar ya da birden direnilmesi olanaksız hale gelen yük eziverir onları, altında kalırlar.

Son gece çok neşeliydi Ülker. Birlikte yemek yedik, güldük. Sorunlardan hiç söz etmedik, bitti sanmıştım. Bitmiş! Altında kalacaktı her şeyin ve kötüsü önceden farkına varmıştı bunun. Anlamadan neşe içinde, “Az kaldı,” demiştim. “Biraz daha, sakın geri dönme.”

Gülmüştü. “Meraklanma, beni ele geçiremeyecekler.”

Ele geçiremediler. Sabah ona çok yakışan onu daha da güzelleştiren mavi giysisini giymiş. Otların üzerinde beklerken beni, konuşmalarımızı düşünmüş müdür acaba? Sonra kalkıp demiryoluna iniyor giysisi sabah rüzgarında uçuşarak, bir isyan bayrağı gibi. Orada onu ezmek için gelene inat makyajını yapıyor. Yenildi ama kazanıyor.

Mutlaka o an çok güzeldi.

(1986)