Şuanda 32 konuk çevrimiçi
BugünBugün8
DünDün2209
Bu haftaBu hafta8120
Bu ayBu ay43313
ToplamToplam8035864
40 yıl önce bugün: gidiş PDF Yazdır e-Posta
Engin Erkiner tarafından yazıldı   
Cuma, 25 Aralık 2020 10:11


1980 yılı sonlarında dört kişi bir kaçakçının eşliğinde sınırı yaya geçerek Suriye’ye gittik. Bir gün sonra Lazkiye’ye gidildiğinde noelin son günüydü, buradan hatırlıyorum.

12 Eylül 1980 darbesinden sonra İstanbul görece rahattı denilebilir. Sürekli yakalanmalar vardı ama burası büyük kent ne de olsa, denetlenmesi zordu. Birkaç hafta sonra kendilerine “teslim ol” çağrısı yapılan DİSK’in işyeri temsilcilerinin Davutpaşa Kışlası önünde teslim olmak için sıraya girdiklerini, mesai saati bittiğinde ertesi gün gelmeleri ve sıralarının kaybolmaması için kendilerine numara verildiğini öğrenecektim. Bu “randevulu teslim olma” daha önce görülmemişti.

Birkaç ay sonra İstanbul’da durum sıkışmaya başladı. Küçük yerlerde gizlenmek zorlaştığı için çok sayıda örgütten insanlar İstanbul’a geliyor, kent doluyordu. Kendi açımızdan örgütsel işleyiş ve çalışmalar kısıtlı olarak sürüyordu ama gittikçe sıkıştığımızı hissetmemek mümkün değildi. Kalacak yerlerimiz azalıyordu.

İbrahim Yalçın bir an önce gitmemi (Suriye’ye) istiyordu. Ben kalmak yanlısıydım. Sonunda anlaştık, durum gerçekten kötüydü. Hem hareket imkanlarımız azalıyordu ve hem de İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı tarafından “vur emri” ile arananlar arasındaydım. Benim gibi isimlere “teslim ol” çağrısı yapılacak, uyulmadığında da ateş açılacaktı. Bunun da ne anlama geldiği biliniyordu.

Ayrı olarak Adana’ya gidecek, oradaki yoldaşla buluşacak, ben birkaç aylığına gideceğim, İstanbul’da yeni evler ayarlandığında dönecektim.

O sırada ülkenin ilk deniz otobüsü sefere konmuştu ve İstanbul’da şimdi hatırlayamadığım bir yerden Yalova’ya gidiyordu. Harem otobüs terminalindeki denetimi tahmin etmek zor değildi, bu yoldan Yalova’ya gittim. Biraz dışarıya yürüyüp yoldan yolcu toplayan bir Adana otobüsüne bindim. Molalarda hiç inmedim hele de Ankara’daki otobüs terminalinde sürekli “uyuyordum”. Sıkıntısız Adana’ya geldik. Yolda bir kere kimlik kontrolü oldu, iyi yapılmış bir kimliğim vardı.

Adana’da indikten sonra bir sinemada İbrahim ile buluştuk, şimdi tam hatırlamıyorum ama sanırım bir-iki eve gitmiştik. Sonra İbrahim geri döndü.

Adana’da birkaç ev değiştirerek üç hafta kadar kaldım. Anlı şanlı güney örgütlenmesinin büyük bir abartma olduğunu görecektim. Bu kentte durum İstanbul’dakinden daha sıkışıktı.

Sürekli evde oturmuyor, dolaşıyordum. Ev dışarısından daha tehlikelidir, sokakta tanınıp da yakalanan kimse duymamıştım. İstanbul’daki otobüs duraklarında çevredekilere sezdirmeden sıkıyönetim komutanlığının afişindeki resmime bakardım. Burada o afişten yoktu, Adana sıkıyönetiminin kendi afişi vardı ve bunda da yoktum ama yine de dikkatli hareket etmek gerekirdi.

Param vardı ve ikide bir 1,5 Adana yiyordum. Adana doğumluydum, çocukluğum bu kentte geçmişti. Kent çok değişmişti, o kadar ki ilk gün Küçük Saat’e giderek yönümü bulabilmiştim. Debboy Caddesi’nde kaldığımız evi aradım, yoktu, yerinde başka bina vardı. Eve yakın ve beş yıl okuduğum İnönü İlkokulunu aradım, o da yoktu. Annemin öğretmen olarak çalıştığı Adana Kız Lisesi duruyordu.

İlişkiler ayarlanınca buradan Hatay’a gittik, orada bir hafta kadar bir köyde kaldım. Dişim fena ağrıyordu, Antakya’da bir dişçiye gidip dişimi yaptırdık. Sonra gidiş günü geldi.

Ahmet Çolak (1,5 yıl kadar sonraki ayrılıkta Suriye’den Türkiye’ye gelip giderken ihbar sonucu sınırda öldürülür, Muhabaratçıların işiydi), Aydın ve Zekeriya ile ben, bir kaçakçı eşliğinde birkaç saatte sınırı hiçbir sorunla karşılaşmadan geçtik. Kaçakçı yola çıkmadan önce bize aramızda “buralı kimse olup olmadığını” sormuştu. Bu civardan kimse yoktu. Bu nedenle kısa yoldan götürecekti. Bizden önceki kafilenin gidişi sekiz saat kadar sürmüş. Gidenler arasında o civardan insan varsa yolu öğrenmesin diye dolaştırarak götürüyormuş. Para kazandığı iş ne de olsa, bilgiyi tekelinde tutmak istiyordu.

Suriye’ye geldikten birkaç gün sonra evdeki televizyondan aralarında İbrahim Yalçın’ın da bulunduğu İstanbul’daki yakalanmayı öğrenecektim. Bir hafta kadar sonra kaçak sınır ticareti yapanlardan aldığımız gazetelerde de fotoğrafları vardı. Polis Adana’da olduğu öğrenilen beni arıyordu.

Dönecek yer kalmamıştı. Dönüp dışarıda kalan ilişkileri arayabilirdim ama operasyon konusunda gazetelerin eksik ve yanlış bilgi vermeleri –polisten aldıkları bilgiyi yazıyorlardı- bilinen uygulama olduğu için böyle bir şey yapmak hiç doğru olmazdı.

İki ay kadar sonra Suriye’de kalmamaya ve ilk fırsatta gitmeye karar verdim. Muhabarat ile çalıştığı ayan beyan ortada olan kişiler benden acayip çekiniyorlar ve her şeyden dışlamak istiyorlardı. Mesela Arapça kursuna gidenler arasında ben yoktum, yer yokmuş! Arapça öğrenir, başımıza bela olur; sorun buydu.

Halbuki çok kişi basit İngilizce biliyordu ve bu da ilişki kurmak için yeterliydi ama bu ülkede bir şey yapılabileceğine inanmıyordum ve gidecektim. Nasıl, o sırada ben de bilmiyordum.

Kendilerine hiçbir şekilde uymayan benden çok çekinmeleri gücümden değil bu insanların kalitesizliğinden geliyordu. Aşırı abartma, sürekli yalan ve palavra; yutan yutsun artık…

Bir süre sonra Arapça bilmeden bir oranda kendi başıma hareket etmeye başladım.

Bir keresinde ne için gittiğimi şimdi hatırlamadığım Şam’dan hızlı otobüsle Lazkiye’ye gelmiş, orada Bassit’e kalkan son otobüs gittiği için geceyi bir otelde geçirmiştim. İngilizce ile her şey hallediliyordu, üstüne üstelik –nedendir bilmem- akıcı İngilizce konuşmanız karşı tarafın yüzüne vuran açık bir saygıya yol açıyordu. Bu nedenle “ingilizi” diyorlardı. Tipim de Türke hiç benzemediği için İngiliz benzetmesi zor olmuyordu.

Oteldeki resepsiyondan odayı alırken aralarında Arapça konuşan birkaç da genç vardı. Odaya girdim. Konuştuklarını duyabiliyordum. Arapça anlamıyordum ama arada geçen birkaç kelimeden bu gençlerin casus olmamdan şüphelendiklerini anladım. Odadan çıkıp resepsiyondaki adama İngilizce olarak, “Şunlara söyle; bir ülkede casusluk yapmak için önce o ülkenin dilini bilmek gerekir” dedim. “Tamam, sen git, söylerim,” dedi.

Bu insanlar bunu bile düşünemeyecek kadar aptal mıydı, değildi. İktidardaki Hafız Esad rejimi toplumda müthiş bir korku yaratmıştı. Tanımadıkları her insandan şüpheleniyorlar, yakıştırmalar yapıyorlardı.

Bir ay kadar sonra gitme fırsatı çıktı. Fransa’dan gelen taraftar bir arkadaş –Süleyman- Avrupa’ya bir kişinin gelmesini istiyordu, benden uygunu da yoktu.

Suriye’de sadece dört ay kalmış oldum ve gittim.

Avrupa’yı hiç bilmiyordum ama burada başarısız olmamın mümkün olmadığını güçlü biçimde hissediyordum. Köy değil büyük kent insanıydım ve orası tam benim yerimdi.

Beklediğim gibi de olacaktı.

Sonrasındaki iki yılı öğrenmek isteyenler Paris Ev İşgalleri kitabından öğrenebilirler. Bu kitap www.enginerkinerkitaplar.blogspot.com da okunabilir.