Şuanda 37 konuk çevrimiçi
BugünBugün16
DünDün2209
Bu haftaBu hafta8128
Bu ayBu ay43321
ToplamToplam8035872
Edebiyata başlarken... PDF Yazdır e-Posta
Engin Erkiner tarafından yazıldı   
Cumartesi, 26 Aralık 2020 00:52


1 Aralık 2019’da “Edebiyata dönüş” başlıklı bir yazı yazmışım. Bu yazı sitede yayınlananlar arasından seçtiklerimde yer almış; www.enginerkineryazilar.wordpress.com da okunabilir. Yazıyı tıklayıp en sona iniyorsunuz, yazı orada açılıyor. Bu kez yazının başlığı daha somut; edebiyata başlarken…

Edebiyata başlayabilmek için çözmem gereken sıkıntı şuydu: yıllarca politik, sosyolojik, biraz da felsefi alanda makaleler yazmıştım. Çok sayıda kitabı da bunlara eklemek gerekir. Buradaki ifade ile bir edebiyat yapıtındaki ifade aynı olamazdı. Edebiyatta kendi ifademi bulmam gerekiyordu. Aklıma 1996’da kitap olarak yayınlanan önceki iki kitaptan seçilen öyküler toplamı geldi. Bunları okumak yetmezdi, yeniden yazmalı ve böylece kendi ifademi hatırlamalıydım. Aradan 24 yıl geçmiş, aynı ifade kalmazdı, mutlaka değişecekti ama oradaki ifadeyi –deyim yerindeyse- yeniden yaşamam gerekiyordu. Bu amaçla kitabı baştan sona kadar yazarak bilgisayara geçirdim. Kısa süre önce internette de yayınlanan Taşınamayan Özgürlük kitabı (Bkz. www.enginerkinerkitaplar.blogspot.com )  böyle bir yeniden yazılma işlemi yaşadı. En sevdiğim öykü olan Lejyon’u yine fazlasıyla beğendim ama beni asıl şaşırtan Ölü başlıklı öykü oldu. Yazarken “ifade işte bu ya da buna benzer olmalı” diyebildim. Her iki öyküyü de sitede yayınladım ve epeyce beğeni almasına doğrusu sevindim.

Başkaca alışmam gereken bir konu da edebiyatın çalışma tarzıydı. Edebiyat ilham gelince yazmak değildir ya da “ilham gelmez, getirilir” demek daha doğrudur. Edebiyat kurgudur ve kurgu üzerine çalışmanız gerekir. Bazı öyküler kafada kurulmuş olur ve Lejyon gibi bir oturuşta yazarsınız. Ölü ile çok uğraştığımı hatırlıyorum ama bu uğraş hangi aşamalardan geçmişti, hatırlamıyorum.

Edebiyat üretimiyle ilgili çalışmak, sosyolojik bir metin ya da kitap yazma çalışmasından farklıdır ve hiç kolay değildir. Edebiyat türü konusunda da karar verdim; öykü. Kitaplar ve makalelerde de görmüşsünüzdür; uzun ve karışık bir konuyu basitleştirmeden ana noktalarıyla kısaca anlatabilirim. Yazma tecrübesi öykü üretiminde işe yarayacaktır ama bunun bire bir olmayacağı söylenebilir.

Edebiyat hakkında düşünmeniz gerek ve bu aynı zamanda dil hakkında düşünmek demektir. Anlatım tarzınız, cümle yapınız farklı olacaktır.

Eskiden, edebiyata uzun ara vermeden önce düşündüklerimi hatırladım. Dilde üç değil altı zaman vardır. Üçünü hepimiz biliriz: geçmiş, şimdiki ve gelecek zaman. Bir de bunların hayalisi bulunur. Mesela “birkaç gün önce şöyle olsaydı, bugün de böyle olurdu” dediğinizde iki hayali zamanı birbirine bağlamış olursunuz. Olmamış ama olsaydı…

Bir cümlede birden fazla zaman kullanmayı eskiden beri severim ve bunun mutlaka düşünerek bulunabilecek çeşitleri vardır.

Ek olarak edebiyat kuramları hakkında ayrıntılı olmasa bile temel bilginizin olması gerekir. İşçi edebiyatı yapmayı tercih etmedim. Bu konudaki tek öyküyü (Bir İşçinin Dönüşü) Fakir Baykurt özellikle beğenmişti ama tek kaldı ve burada da olumsuz bir tipi anlatmıştım. Sonraki yıllarda -1990’lı yıllar- okuduğum inceleme kitaplarından hareketle toplumcu gerçekçilik anlayışından uzaklaştım; bu anlayışın edebiyatı kısırlaştırdığını Rus edebiyatının devrim öncesi ve sonrası durumundan hareketle iyi denebilecek düzeyde kavradım.

Rus edebiyatı devrim öncesinde dünya çapındaydı. Birkaç isim; Tolstoy, Dostoyevski ve Gogol’u saymak bile yeterlidir. Devrim sonrasındaki yıllarda ise büyük düşüş yaşadı ve bunun başlıca sorumlusu toplumcu gerçekçilik akımıdır. Bu akımın temsilcileri tarafından eleştirilen Şolohov büyük bir isim olarak sayılabilir, bir de Aytmatov. Şolohov, Durgun Don’da iç savaşta Kızıl Ordu’ya karşı savaşan kişinin ve çevresinin aşamalı olarak tükenişini anlatır; bu anlamda negatif örneğin tükenişini anlatarak aslında pozitifi anlatmış olur.

1993’de Havana’da Küba Yazarlar Birliği Başkan Yardımcısı ile söyleşi yapmış ve bunu Yazın Dergisi’nde yayınlamıştım. Toplumcu gerçekçilik konusunda aynı düşünüyordum: bu akım edebiyatı kısırlaştırdı ve çok sayıda edebiyat paraziti yarattı. Kübalı yazarlar bu akımı benimsemiyordu.

Okuyan insanları aptal yerine koyarak onlar anlasın diye edebiyatı basitleştirmek ve de kalitesizleştirmek olmaz.

Yeni edebiyat yapıtlarını da izlemek gerek tabii.

Sigrid Löffler’in Die neue Weltliteratur (Yeni Dünya Edebiyatı) kitabını yıllar önce almış, okumaya yeni başlamış ama bitirmemiştim. Yeni dünya edebiyatından kastı, dünya çapında ortaya çıkan ve halen de sürmekte olan bir olgunun edebiyata yansımasıdır. Eski belirlemelerle konuşursak, üçüncü dünya insanları artan oranda birinci dünyaya geliyorlar ve bu insanlar yeni bir edebiyat üretiyor.

Löffler’in özellikle üzerinde durduğu eskinin sömürge ülkelerinden sömürgeci ülkelere yaşanan büyük göçtür. Mesela çok sayıda Hindistanlı İngiltere’ye gelmiştir. Başka ülkeler de sayılabilir. 1945’e kadar dünyanın en büyük iki sömürge imparatorluğuna İngiltere ve Fransa sahipti ve bu tersine göçü de özellikle onlar yaşadılar. Endonezyalılar Hollanda’ya, Kongolular Belçika’ya gidecek ve bunların arasından yeni edebiyatın üreticileri çıkacaktı.

Bu insanlar eski sömürgeci ülkenin dilini öğrenmiyordu, zaten biliyorlardı ve o dilde yazıyorlardı ama kullandıkları –diyelim İngilizce- farklıydı. Dili farklılaştırıyorlardı. Konuları da yeni bir ülkede uyum konusunda çektikleri sıkıntılarla sınırlı değildi, yeni bir kimliğin oluşmasını inceliyorlardı. Onlar sadece önceki ülkelerindeki tarihlerini değil, yeni ülkedeki tarihlerini de iç içe geçirerek anlatıyorlardı.

Türkçeyi bilinen anlatım kuralları içinde kullanmayan yazarlara –mesela Orhan Pamuk- yöneltilen “Türkçeleri bozuk” eleştirisinin temelsiz olduğunu başka ülkeler edebiyatları örneğinden görebilmek mümkündür. Dil değişebilir; imla kuralları bile esnetilebilir.

Yıllar önce adını şimdi hatırlamadığım bir Fransız yazar, “Yazarken fazla virgül kullanıp gerçeği bölmeyin,” demişti. Adam herhalde iyi Fransızca bilmiyordu!

Almanya’da Feridun Zaimoğlu ile edebiyata giren Kanaksprach deyimi vardır. Almancadır ama bildiğimiz Almanca değildir. Çoğunlukla Türklerin ama İtalyanlar gibi başka göçmen gruplarının da konuştuğu değişik bir Almancadır. Bu Almanca bir kimlik ifadesidir. Anadil ile birinci dilin karışımından doğmuş farklı bir dildir. Tümüyle Almanca konuşulur ama Almanın anlaması biraz zordur. Türkçe Almancaya çevrilir ve bazı çevirilerin Almancada anlamı yoktur.

“Was guckst du, bin ich Kino oder was?”

“Ne bakıyorsun, burada film mi oynuyor?”

İlk cümle Almanca ama “burada film mi oynuyor?”u Almanın anlaması kolay değildir.

Başlangıçta garip karşılanan bu dil zamanla benimsendi, çok bölümlü komedilerde bile kullanılmaya başlandı.

Bu dil bir kimlik ifadesidir aynı zamanda. Bu kimliği Hochdeutsch (yüksek Almanca) ile anlatamazsınız.

Kanaksprach ile anlatılan bir metnin Almancasını düzeltmeye kalkana ancak gülünür.

Türkçede henüz bu aşamaya gelinmedi.

İnanıyorum ki ülkede yaşayan 3,5 milyon Suriyeli arasından kendilerini anlatan yazarlar çıkacaktır ve bunlar Türkçeyi farklı kullanacaklardır. Özellikle başlangıçta komik eleştirmenleri de olacaktır doğal olarak…

Kendi faaliyetime dönersem; yazacağım on öykünün konularını belirledim (değişebilir tabii). Hepsi Lejyon, Ölü, Büyük Maç, Kimsenin Katılmadığı Bir Yürüyüş öykülerindeki gibi politik konular…

Bunların kurgularının yapılması gerekiyor…

Planlamak iyidir ama uygulama değildir…

Bakalım artık…