Şuanda 227 konuk çevrimiçi
BugünBugün6399
DünDün10768
Bu haftaBu hafta31655
Bu ayBu ay61358
ToplamToplam10394828
Yazmak PDF Yazdır e-Posta


Bazı insanlarda yazı yeteneği vardır. Burada şunu unutmamak gerekir: yeteneksiz insan yoktur. Her insanda şöyle ya da böyle yetenek ve hatta yetenekler vardır. Hayatın içinde bunları kendisi bulabilir veya başkaları bulup gösterebilirler.

Bu ilk aşamadır ve kendi başına fazla anlam taşımaz çünkü yetenek henüz hamdır, sürekli çalışılarak geliştirilmesi gerekir.

Mozart ve Beethoven çocuk yaşta piyano çalabilen, beste yapabilen kişilerdi. Müzik yetenekleri vardı ama bunu yıllarca günde en az 12 saat çalışarak geliştirdiler. Bu sürekli ve yoğun çalışma olmadan ne Mozart ne de Beethoven bildiğimiz büyük besteciler olurlardı.

Yazı yazma yeteneğim var ama sürekli okuma ve çalışma olmasaydı bu yetenek güdük kalırdı.

Ben değil sınıf öğretmeni fark eder. İlkokul üçüncü sınıftayım, 9 yaşındayım. Bir gün ödev verdi: evden okula gelirken geçtiğiniz yolu anlatın. Ben de yarım sayfa bir şeyler yazmıştım. Ardından öğretmen eve gelir ve anneme sorar: bunu siz mi yazdınız?

Gerçekte haberleri bile yoktur.

11 yaşında ilkokulu bitirdim ve tanıştığımız öğretmenlerden birisi benden Adana’da çıkan yerel gazetelerden birisine yazı yazmamı istedi. 11 yaşındaki çocuk ne yazabilir?

Bir yazı yazdım ve yayınlandı mı, yoksa hiç mi yazmadım; hatırlamıyorum.

Lisede iken bir-iki kere haftalık olarak alınan Akbaba dergisine kısa fıkra yazdığımı hatırlıyorum. Annem dergide adımı görünce –haberi yoktu- hop oturup hop kalkıyor, o kadar seviniyor. Yazdığım 15-20 satır bir şeydi aslında, abartacak yanı yoktu.

İlk uzun yazımı 20 yaşındayken yazdım.

Aydınlık Sosyalist Dergi’de çalışıyordum (Kırmızı Aydınlık olarak bilinir); Mahir Çayan-Mihri Belli ayrılığı henüz gerçekleşmemişti. Arşivde çalışanları topladılar ve seçeceğimiz bir konuda araştırma yapmamızı istediler. Konuşan Ahmet Kardam’dı.

Kıbrıs konusunu seçtim, o sırada günceldi. Galiba ona yakın İngilizce kitap okuyup araştırmayı yaptım, hatırladığım kadarıyla 20 sayfa kadardı. Ahmet Kardam’a verdim ama sonrasını bilmiyorum. Sanırım o hay huy içinde kayboldu.

23-24 yaşında Rus Devriminden Çıkan Dersler’i yazdım, teksirde basıldı ve legal yayınlanamazdı. Galiba 300 kadar basıldı ve dağıtıldı.

24-25 yaşında Türkiye Devriminin Acil Sorunları’nı yazdım. İlk baskısı 300 adetti ve teksirde basmıştık. Hayret edilecek şekilde kısa sürede tükendi.

Bu kitabı dört kere üstelik el yazısıyla baştan aşağıya yeniden yazmıştım. Sonra daktiloyla mumlu kağıda geçirdim ve basıldı.

Sonrasında çok sayıda polemik ve makale türü kısa yazı yazdım.

1985’te ilk öykü kitabım çıktı: Bir İşçinin Dönüşü. Fakir Baykurt çok beğenip bana yazmam için cesaret verdi. “Tek endişem sende politikanın ağır basıp edebiyatın geride kalmasıdır,” demişti ve böyle de olacaktı. Münih’teki Fethi Savaşçı’nın teşvikinden de söz etmek gerekir. İsteği üzerine basılmadan önce öyküleri ona göndermiştim. Bir cevap geldi ki bu kadar olur: “bunlar bir yazarın ilk öyküleri olamaz, sen iyisin ama çok Osmanlıca kelime kullanıyorsun.”

Doğru, biraz azalttım sonraki öykülerde ve iki romanda ama tümüyle vazgeçmedim.

Eski dilde o kadar güzel ifadeler var ki, günlük Türkçede karşılıkları yoktur. Mesela, kifayetsiz muhteris… Ülkemizde çok rastlanan insan tipidir, büyük ihtirasları ve ama çap yok…

Bazı yazarların anlaşılmadıklarından şikayetlerini duyduğumda gülerdim. Kişi politik bir insansa eğer kendini anlatmasını bilmek zorundadır. Arada bir anlamakta zorlanan ya da yanlış anlayan olabilir ama eğer bu genel durumsa, yazar sürekli olarak anlaşılmadığından söz ediyorsa, gerçekte kendini anlatamıyor demektir.

Okur, yazarı anlamak zorunda değildir; yazar kendini anlatmayı bilmek, bilmiyorsa öğrenmek zorundadır.

Yazı konusunda en iyi yaptığım iş, geniş bir konuyu ana hatlarıyla kısaca anlatabilmektir. İnsanların gittikçe daha az okudukları günümüzde bu büyük bir avantajdır.

Bunun iyi özet çıkarmayı bilmek gerekir.

Anlatacağınız fazla bir şey yoksa tuğla kalınlığında kitap yazmak gösterişten başka şey değildir. Bu tipik bir Ortadoğu kültürüdür. Değerli kitap, kalın kitaptır; öyle sanılır. Gerçekte ilgisi yoktur.

Komünist Manifesto kaç sayfadır? 100 bile değildir.

1986’da Şam’da idim. Almanya’da Japonların Hitachi marka müzik kutuları piyasaya çıkmıştı. Kaset, radyo, plak çalar; hepsi bir aradaydı. Küçük ve hafifti.

Aynısını Şam’da bir dükkanda gördüm. Bakayım, dedim ama değil kaldırmak, yerinden kıpırdatmak bile zordu, o kadar ağırdı.

Dükkan sahibine nedenini sordum (İngilizce). Marka aynı, model aynı ama bu çok ağırdı.

Bunlar Ortadoğu ülkeleri için özel üretilmişler. Ağır olsun diye içine ağırlık konuluyormuş. Hafif olunca bu ülkelerde değeri düşüyormuş!

Marka aynı, model aynı, sadece epeyce ağır!

Maksat gösteriş olsun!

Ne kadar gerekiyorsa o kadar yazın ve konuşun…

Fazlası sıkıntı veriyor, çok fazlasını ne okuyorsunuz ne de dinliyorsunuz.

Hayatımda birkaç kere 900 sayfalık kitapları bitirdim. Ben okumuyordum, kitap kendini okutturuyordu.

O zaman okursunuz çünkü büyük bir konuyu ayrıntılı olarak iyi anlatıyordu.

 

Başka türlü olsaydı okunmazdı.