Şuanda 44 konuk çevrimiçi
BugünBugün1959
DünDün1137
Bu haftaBu hafta5679
Bu ayBu ay26681
ToplamToplam10188735
Kendinden söz etmek, etmemek... PDF Yazdır e-Posta
Engin Erkiner tarafından yazıldı   
Çarşamba, 14 Şubat 2024 20:39


Birbirini tanımayan değişik arkadaşlardan aralıklı olarak şöyle bir talep geldi: kendinden daha fazla söz ettiğin yazılar yaz, insanlar seni tanımak istiyor…

Doğrusunu isterseniz bu pek alışık olmadığım bir şeydir.

Mesela sık aralıklarla fotoğraf paylaşmam hatta hiç paylaşmam…

İnsanların ünvan kullanmasından hoşlanmam, hele de ünvanların gereksiz kullanılmasından hiç hoşlanmam…

İnsanımızda ise neredeyse yerleşmiş adettir, sürekli ünvan kullanır.

Mesela birisi prof. imiş diyelim. Onu dinleyen bilgi düzeyine bakıp iyi eğitim gördüğüne karar verebilir. Bırak insanlar karar versin, ünvan kullanıp onların gözüne sokman gerekmez.

Ünvan yazmak zorunda kalsam ne yazardım?

Kimyacı, teorik kimyacı (kimya ile ilgili ama ayrı bir daldır), politik bilimci, sosyolog, felsefeci (felsefe fakültesini bitirdim), politikacı, yazar…

İki satırı dolduracak kadar ünvan yazınca ne olacak ki?

Televizyonlarda katıldığım panellerde sürekli sorarlar, mutlaka ünvan yazacaklar…

Yazar deyin yeter derdim.

Sakın araştırmacı yazar gibi saçma bir şey yazmayın.

Yazar zaten araştırmacı olur, araştırır ve öyle yazar. Bizde araştırmadan yazan da az değil tabii… “Ben onlar gibi değilim” demek için böyle yazılıyor sanırım.

Ne gerek var? Dinleyen konuya ne oranda hakim olduğunu anlar zaten…

Madem böyle bir talep var, kendimden daha fazla söz edeyim.

Bu söz ediş geçmişe ait olacaktır. Yaklaşık yirmi yıldan beri gelişen iletişim olanakları sayesinde kim, nerede ve ne yapıyor; biliniyor ya da öğrenmek kolaydır.

Önce kentlerden başlayayım…

Kendimi herhangi bir halkın değil, kentlerin insanı olarak görürüm.

Babam Kıbrıslı, annem Çerkes, ben Türküm.

Sünni kökenliyim ama dinle pek ilgisi olmayan bir ailede büyüdüm.

Annem, babam, teyzem; hepsi üniversite mezunudur.

Annem Cumhuriyet kadını sayılır, 1940’lı yılların ortalarında üniversite bitirmiştir (İstanbul), ki o yıllarda lise mezunu erkek bile zor bulunurdu.

Kendini hangi milliyete ait gördüğün anne babanın milliyetiyle belirlenmez, sosyalizasyonla belirlenir.

Küçük yerleri sevmem, büyük kentlerin insanıyım.

Özellikle sevdiğim kentler Ankara ve Paris iken, özellikle sevmediğim kentler Londra ve İzmir’dir.

Son iki kent bana itici gelirdi.

Ankara ve Paris’e Frankfurt’u da eklemem gerekir. Kentler güzellikleriyle değil, orada gösterdiğiniz performansla sevilir. Kent sevgisine böyle bakarım.

Üç tane üniversite bitirdim; birisi Ankara’da ikisi Frankfurt’ta…

İlginç olan bu iki kentin benzer yanlarının bulunmasıdır.

Küçüktür, güzel değildir ama dünyaca bilinen önemli kentlerdir.

Frankfurt için Zürih’ten sonra dünyanın ikinci küçük metropolü denir.

Nüfusu gece 800.000 kişidir, gündüz iki katıdır; dünyanın her tarafında bilinen bir kenttir.

Frankfurt için Almanya’nın en yeşil kenti denir ama bence güzel bir kent değildir.

Hoşlanmadığım bir kent olan Köln daha güzeldir ama kentlerin önemi benim için güzellikle ölçülmez.

Paris eski Paris olmaktan çıktı denir. Benim yaşadığım Paris eşi bulunmaz bir kentti.

1982 hayatımın en önemli yılıdır ve o yılı Paris’te yaşamıştım.

Kent merkezini hala neredeyse ezbere bilirim.

Hollanda’nın birkaç kentini gördüm, İsviçre’de görmediğim yer kalmadı diyebilirim. Bu iki ülkenin de kentleri bana yapay gelir. Güzelliklerine sözüm yok ama hoşlandığım söylenemez.

Basel, Zürih iyi de Bern’in nesini seveceksin?

Bu seferlik bu kadar, anlatım planı yapayım, devam ederim…