kurbağa gökyüzünü kuyunun ağzı kadar sanır Yazdır
Engin Erkiner tarafından yazıldı   
Cuma, 17 Aralık 2010 07:12


Yazının başlığı Çinlilerin bir sözüdür. Mihrac Ural’a da aynen uygulanabilir.

Mihrac Ural’ın bana yönelik saldırısının üzerinden üç yıldan biraz fazla zaman geçti.

Ulaşılan sonucu açık olarak görebiliyoruz: Son üç yılda ne ben ne de İbrahim sosyalist hareket içinde daha aşağıya inmedik, tersine daha yukarıya çıktık.

Mihrac Ural ise çöpte tenesinden de öteye lağıma atıldı.

Nedenini yazının başlığından çıkarmak mümkün…

Kurbağa Mihrac Ural dünyayı kafasında kurduğu dünya kadar sanıyordu.

“Engin’in 1977’de şöyle bir polis ifadesi vardı” diye başladı, ama tutunduğu dal elinde kaldı. Hala da elinde duruyor ve aptal aptal çevresine bakınıyor.

Sürekli olarak bunu tekrarlıyor, ama sonuç değişmiyor.

Nasıl değişecek ki…

“Sürekli aynı şeyi yaparak farklı sonuç elde edileceğini sanmak, aptallığın göstergelerinden birisidir” demiş Albert Einstein…

Miro, soytarıların bu büyük lideri, zekasını durmadan gösteriyor.

Göstermeye devam etsin…

Ne çare ki, gökyüzünü kuyunun ağzı kadar sananlar Mihrac Ural’dan ibaret değil…

Bunlardan bir tanesinde ciddi bir özgüven bunalımı yaşanıyor.

Yazılanları okumakla yetinmez ve yazılanın arkasını da okursanız, özgüvendeki ciddi yıpranmayı görebilirsiniz.

Beklenmeyen bir durum değildi. Ard arda gelen iki başarısızlığın insanın kendine güvenini ciddi oranda yıpratması normaldir.

Bir mezar arandı, o bulamadı, başkası buldu.

Arkasından benimle uğraşmaya başladı, hiçbir sonuç elde edemedi.

Aynı durum İbrahim için de geçerlidir.

Doğal olarak biz de bu kişiyle biraz uğraştık.

Biraz, diyorum, çünkü kendisinin aslanlara atılmış bir yem olduğunun bilincindeydik.

Ortaya atlamasaydı, bizim onunla işimiz yoktu. Tanımadığımız, adını bile yeni duyduğumuz bir kişiyle ne işimiz olabilir!

Bizim asıl işimiz Mihrac Ural adlı devrimcilerin katilinin, MİT VE MUHABARAT elemanının, örgüt parası hırsızının maskesini indirmekti.

Mihrac Ural gittikçe yoğunlaşan saldırımızdan kurtulmak için önümüze değişik yemler attı. Bu kişiler de hangi akla hizmet için yem olmayı kabullendiler, bilinmez.

Bize saldırırken bizim çapımızı ve mücadele kapasitemizi daha iyi hesaplamaları gerekirdi.

İlgimiz bulunmayan insanlara karşı gücümüzün bir bölümünü bile göstermeyi istemezdik.

Ama ne yapalım… Kendi düşen ağlamaz denir.

Sürekli olarak neye şaşırıyorum, biliyor musunuz?

İnsanlar 50-60 yaşına gelmişler, ama hayatın basit gerçeklerinden bile haberleri bulunmuyor.

Diyelim ki, bir alanda atılgan birisiniz ve kendinizi başarılı buluyorsunuz. Olabilir! Ama bu bambaşka bir alanda da aynı başarıyı gösterebileceğiniz anlamına gelmez.

“İyi bulaşık yıkarım, o halde iyi bir fizikçiyim” denilemez, öyle değil mi!

Neredeyse 41 yıldan beri politik mücadelenin değişik cephelerinde bulunmuş, isim olarak epeyce tanınan birisine karşı sefere çıkıyorsunuz…

Neyinize güvenip de çıkıyorsunuz?

Ben de bu kişilerin güvendikleri bazı özellikleri var sanıyordum!

Doğru dürüst hiçbir şey yokmuş…

Üstelik elimizdeki gücü doğru dürüst kullanmadık bile…

Bizde yöntem çok… 41 yılımızı camide geçirmedik! Nasıl mücadele edilir, biliriz.

İnsanı mecbur bırakmayın, üzerinize vazife olmayan işlere karışmayın…

Karışırım diyorsanız, sonuçlarına da katlanmak zorundasınız.

Savaş bu, yenmek de var, yenilmek de var.

Kaybedince bu kadar şaşırmayın…

Dünyayı kendi küçük dünyanızdan ibaret sanmayın…

Sonunda kendi şaşkınlığıma açıklama bulabildim:

İnsanların büyük bölümünün hayatı küçük bir çevrede geçmiş. Bu çevrede “büyük” olunca da, kendilerini “büyük” sanmaya başlamışlar.

Bana saldırmadıktan sonra kimsenin büyüklüğüyle uğraşacak değilim.

Akvaryum balığına okyanusu anlatamazsın…

Mesele bu işte…

Okyanusta da küçük balıklar vardır, ama onlar okyanus balığıdır.

Siz siz olun, kimlerle dans ettiğinizi bilmeden bu tür mücadelelere girmeyin.

Hesap çok daha tuzlu da olabilirdi…