Cevaba değil soruya bakmak gerek... Yazdır
Engin Erkiner tarafından yazıldı   
Pazartesi, 30 Nisan 2018 19:55


Yakında 200. doğum günü kutlanacak olan Karl Marx için söylenen en güzel söz bence şudur:

Bir insanın yazdıklarında doğumundan 200 yıl sonraki sorunlar için cevap aramak doğru değildir.

Bakılması gereken Marx’ın 150, Lenin’in 100 yıl önce verdiği cevaplar değildir. Dönem değişir, cevaplar da değişir. Aynı cevapları tekrarlamak zihinsel tembellikten başka şey değildir.

Onların cevaplarına değil hangi soruları sorduklarına ve benzer soruların farklı bir dönemde nasıl sorulabileceğine bakmak, bunun üzerinde düşünmek gerekir.

Emperyalizm konusunu örnek alacak olursak…

Lenin, Emperyalizm kitabını yaklaşık 100 yıl önce yazdı. Günümüzde bu kitabı esas alarak emperyalizmi anlamanız mümkün değildir.

Kitaptaki ciddi eksiklikler nedenlerden bir tanesidir.

Lenin emperyalizm için güçlü ulusal devletin zorunluluğundan söz etmez.

Askeri olarak güçlü devlet dışarıda bırakılarak tutarlı bir emperyalizm teorisi mümkün değildir. Emperyalizm daima güçlü ulusal devleti gerektirir.

O dönemde marksizmin devlet teorisi oldukça zayıftı. Ne Gramsci vardı ne de Poulantzas… Lenin de devlet teorisi konusunda marksizmde eskiden beri bilinenlerin ötesinde bir şey söylememiştir.

İkinci konu: Lenin sermaye ihracının ağırlık kazandığı emperyalizmden söz eder ama o yıllarda yeni sömürge ülkeler azınlıktadır. Çoğunlukta olan askeri işgal altında olan klasik sömürgelerdir.

Çin ve Osmanlı İmparatorluğu gibi ülkeler yarı sömürgedir. Orta ve Latin Amerika ülkeleri politik olarak bağımsız ama yeni sömürge ülkelerdir. Dünyanın geri kalanı büyük oranda iki büyük sömürge imparatorluğu içindedir: İngiltere ve Fransa. Sömürgeciliği birkaç yüzyıldan beri belirleyen bu iki ülke de sömürgeciliği ağırlıkla sermaye ihracıyla değil askeri işgalle yürütür. (Bunlara Hollanda, Portekiz, Belçika ve Almanya da eklenmelidir. Bunların sömürgeleri azdır ama vardır.)

Klasik sömürgelere de sermaye ihracı yapılır. Sonuçta yol, liman vb. yapılması gerekmektedir ama belirleyici olan askeri işgaldir. Ülke işgal edilmeden sömürgecilik olmaz.

Osmanlı İmparatorluğu ve Çarlık Rusyası aynı zamanda klasik sömürgeci ülkelerdi. İşgal altında tuttukları sömürgelerden vergi toplarlar, bazı yer altı kaynaklarını yağmalarlardı. Osmanlı daha önceki dönemlerde özellikle Balkan ülkelerinde çocukları toplayıp asimile ederek Yeniçeri yapardı.

Klasik sömürgecilik 1945-1975 yılları arasında çözülür. Çok sayıda sömürge politik bağımsızlığını kazanır ama bu durum onların sömürgecilik ilişkileri dışına çıkmasını getirmez. Yeni sömürge olmuşlardır.

Dünya çapında sermaye ihracının ağır bastığı, askeri işgalin olmadığı, politik bağımsızlığın görünürde bile olsa varolduğu dönem 1945 sonrasındadır.

Lenin Emperyalizm kitabını yazdığında dünya genelinde hakim olan klasik sömürgecilikti.

Sıçramalı ve dengesiz gelişme kanunu Emperyalizm kitabında açıklandığı gibi işlemiyor. Bunu TDAS’ta açıklamıştım ama yasanın işleyiş tarzının değişimi konusunda yeni olgular ortaya çıktı.

Bu yasaya göre; ekonomik gelişme bakımından geride olan bir emperyalist ülke sıçramalı bir gelişimle ilerdekilere yetişebilir, güçler dengesi oluşur. Bu ise sömürgelerin yeniden paylaşılması demektir ve bunun da savaştan başka yolu yoktur.

TDAS’ta 1945 sonrasında geride olan bazı emperyalist ülkelerin –mesela Japonya’nın- sıçramalı bir gelişmeyle ABD’ye yetiştiğini ama bunun yeni bir dünya savaşına yol açmadığını çünkü nükleer silahların varlığına ek olarak emperyalist ülkeler tekelleri arasında önemli bir bütünleşme yaşandığını ve bunun da kaybolmayan çelişkilerin başka yollardan çözümünü gündeme getirdiğini açıklamıştım.

Sıçramalı ve dengesiz gelişme kanunun klasik işleyişi gerçekleştiğinde, ekonomik olarak sıçramalı bir gelişmeyle ileri ülkeye yetişen emperyalist ülke aynı zamanda askeri olarak da güçlenir. Askeri güçler arasında da dengeye ulaşılması savaş sebebidir. Başka bir deyişle, ekonomik olarak hızlı gelişme askeri gelişmeye de yansır.

Günümüzde ise hiç de böyle değildir ve bunun en iyi örneği Almanya’dır.

Bu ülke dünya ihracat şampiyonudur, Avrupa Birliği içinde ekonomisi en güçlü ülkedir ama askeri olarak bu durumda değildir. Almanya ekonomik olarak İngiltere ve Fransa’dan güçlüdür ama askeri olarak bu ülkelerden zayıftır. İlk iki ülke nükleer güç iken, Almanya böyle değildir ama konvansiyonel silahlarda da diğer iki ülkeye göre zayıftır.

Savaş tecrübesi bakımından ordusu Fransa ve İngiltere ordularıyla karşılaştırılamayacak kadar geridedir.

Ekonomik olarak güçlenmiş olan ülke, sıçramalı bir gelişmeyle daha önce ileride olanlara yetişmiş olan ülke, onlarla savaşacak güce sahip değildir. Bu ülkeler arasında savaş ihtimali bulunmuyor ama bulunsaydı bile, Almanya ekonomik gücüne rağmen diğerleriyle savaşacak askeri güce sahip değildir.

Dünyanın önde gelen silah ihracatçısı ülkelerinden birisi olmak, o silahları kullanabilecek savaş tecrübesine sahip ordunun varlığı anlamına gelmiyor.

Başka bir örnek Rusya Federasyonu’dur. Sadece nükleer silahlarda değil konvansiyonel silahlarda da en ileri teknolojiye sahip olan bu ülkenin ekonomik durumu pek iyi değildir. Rusya’nın doğal gaz ve petrol gibi doğal zenginlikleri bulunmasa, ekonomik durumu kötü olurdu.

Emperyalizm teorisi yıllardan beri yeniden değerlendiriliyor, Lenin’in cevaplarına değil sorularına bakılıyor ve o sorular farklı koşullarda farklı olarak formüle ediliyor.

Normalde yapılması gereken de budur…