Merhaba… Yazdır


Sadik Varer:  Mektepli yıllarımızın başında bize hocalık yapanların emeğine saygıda kusur etmeyiz; daha sonra hayatın neresinde ve nasıl durduklarını ‘ayrı tutarak’ saygı ile anarız onları. Sınıf hocam, Yüksel’di. Ondan çok şey aldım, çok şey paylaştık. Kuşkusuz, siyasal hayata hazırlanırken emeği geçen ‘okul öğretmenlerini’ de hocalarım sayıyorum; doğal olarak, İlker gibi sen de hocalarımdan birisin.

İhtimal odur ki, “bana yirmi dört saat yetmiyor” diyenlerdensin. Zamanını almak istemezdim, fakat  sitende yer alan ve artık ciddiyetten uzaklaşmaya başlayan üzücü bir olay hakkındaki yazılardan birini, yine senin sitende yanıtlamam gerektiğini düşündüm.  

Yazıyı kendi sitemde ya da yarım saat içinde kurulup harekete geçirilebilen bir blog sitede yayınlayabilirdim, ama sanırım doğru adres, mesele ile ilgili değişik yazılara ver veren senin sitedir. Yazıyı yayınlayacağından emin olduğum için de şimdiden teşekkür ediyorum. Vurgu yaptığım ciddiyet, tarih yazımındaki ciddiyettir. Tarih, tahminlerle yazılıyorsa ve üstelik bunu komünistler yapıyorsa, durum çok vahim demektir.  

Nebil’in öldürülmesi ile ilgili,  ‘’falanca şöyle demişti.., galiba bu da şöyle bir şeydir.., şu kadar yıl önce o arkadaştan duymuştum.., bence bu iş kesin böyledir..’’ hafifliği ile yazan arkadaşların, gerçekte tarih yazımına katıldıklarının farkında olmalarını ve bu ciddiyetle yazmalarını isterdim. 

Geçenlerde, İsviçre’den eski bir dostum, Haydar aradı. Nebil’in akıbeti hakkında konuştuk. Nebil’in mezarının boş olduğunu; kemiklerinin o mezara konulması için çalışan arkadaşlara yardımcı olmamız gerektiğini, bunun, ailenin acısını biraz olsun hafifletebileceğini.., anlattı. Ona kısaca söyle demiştim: Bu konuda, tanımadığım bir arkadaş (Mehmet Yavuz) da yardım istemişti. Ne yazık ki yardımcı olamıyorum. Bildiğin gibi, olay gerçekleştiğinde ben ‘dışarıda’ değildim. Ama, öğrenirsem Nebil’in ailesine ya da ilgilenen arkadaşlara haber vereceğim. Bu, yalnızca benim için değil, herkes için insani bir görevdir… 

Mehmet Yavuz’a verdiğim yanıt da şöyledir: “Sosyalist hareketin tarihi, her biri çok önemli siyasi cinayetlerle feci şekilde kirletilmiştir. Nebil olayı bunlardan biri midir? Belki... Olay gerçekleştiğinde ben içeride idim. Yagılandığım davanın mensubu olduğunu sandığım  Nebil olayı ile ilgili, ne yazık ki sağlıklı bilgiye sahip değilim. Nebil'in, yargılandığım davanın mensubu olduğunu sanıyordum ya, sizin, 'yoldaşımız' ifadenizden sonra bendeki bu ‘bilginin’ de pek sağlıklı olmadığını anlıyorum şimdi. Ama bunun önemi yok!. Özgürlük, eşitlik, dayanışma gibi ortak değerlerimizi taşıyan, emeğin ve insanlığın özgür geleceğini dert edinen herkesi kardeşim sayıyorum. Nebil de, Ali Çakmaklı ve Mehmet Şehu gibi kardeşlerimizden biriydi. Ve sanırım, sorulması gereken soru şudur; adını andıklarım ve adını bile bilemediğimiz binlercesi o üzücü sonu hak etmişler miydi?..” Velhasıl, Nebil olayı ile ilgili benden bilgi almak isteyenleri yanıtlamış, diyeceğimi demiştim!. 

Şimdi, sitende yer alan İbrahim Yalçın imzalı enteresan bir ‘tarih yazısı’ yüzünden bir çift söz daha etmek zorundayım. İbrahim’in adını duymuştum, kendisini hatırlamıyorum; karakterini, nerede nasıl bir ‘hayatın’ içinde olduğunu bilmiyorum ama siyasi kimliğinde ‘komünist’ yazdığını sanıyorum ve onu bu yüzden yanıtlıyorum. 

Söz konusu ‘tarih çalışması’nın bir yerinde şöyle yazmış:

“ Nebil yoldaşın öldürüldüğü dönem, Mete ile yakın ilişki içerisinde olanların, karar aşamasında olmasalar bile olayın tüm ayrıntılarını bildikleri kesindir. Bu bakımdan Sadık Varer (…) in mutlaka bildiklerini anlatmaları gerekiyor..” 

Şimdi kalkıp, İbrahim için, “Mihraç’la yakın ilişki içerisinde olan biri, karar aşamasında olmasa bile, Ali Çakmaklı gibi değerli bir komünistin öldürülmesi olayını tüm ayrıntıları ile bildiği kesindir ve bilip karşı çıkmadığı, dahası cinayeti işleyenlerle yoldaşlığını sürdürdüğü için, kendisi de bu cinayetin sorumlularındandır” dersem, ne olur?. Kuşkusuz, mantıksal açıdan ‘doğru’ gibi gözükse de bu çok ciddi bir sorumsuzluk olur.  

Tekrar etmeliyim; yapılan, ‘boşta kalmış’ birkaç eski devrimcinin ‘dedikodulu meşgalesi’ değil de, bir tarih yazımı ise, bu işte, bilim insanı sorumluluğu ve ciddiyeti aranır. Nebil olayı ile ilgili bildiklerimi, gerçekten ilgilenenler için, bir kez daha ve son kez, biraz daha derli toplu yazıp, kapatacağım: Daha önce de ifade ettiğim gibi, Nebil’le ilgili gelişmelere müdahele etme şansım yoktu, tutsaktım.  

Elbette, o sağlıksız ortamda ne kadar olabilirse o kadar haberdar edildim.Nebil hakkındaki suçlama dört başlık altında toplanmıştı: Birincisi, tanıklığını, Nebil’e çok saygı duyan ve daha sonra Bahçelievler’deki bir çatışmada ölen iki kişinin yaptığı, “Ziya’ya komplo kurmak” suçlaması; ikincisi, “Ziya’nın eşi ile, kesinleşmiş ‘ilişki’ sürdürmek”; üçüncüsü, “Ali Çakmaklı cinayetine dahiliyeti” ve dördüncüsü,  “bir başka gruba para aktarmak”tı.  

Ve bu suçlardan dolayı Nebil için ‘ölüm cezası’ verilmesini isteyenler vardı. Benim düşüncem şöyle idi: Ziya’nın eşi ile ‘ilişkide’ bir zorlama yoksa, böyle bir şeye  suç değil, hata demek lazım. Diğer suçlamalar doğru olsa bile, işin içine feodal ahlak tepkisi de karıştırıldığından öngörülen ceza  yanlıştır; tedbir alıp, bırakılmalı. Nebil olayı ile ilgim ve bilgim bundan ibarettir.  

Tarih yazımı için belge sayılamayacak bir değerlendirme yapmam gerekirse, şunları söyleyebilirim: Nebil’in, siyasi muarız sayıldığı için ya da Ali Çakmaklı cinayetine misilleme mantığı ile öldürüldüğünü hiçbir zaman düşünmedim. Ziya, Nebil’i sever, sayardı; olayda yer aldığı düşünülen diğer iki arkadaş ise, tabiri caizse, Nebil’e taparlardı ve bunlar, ‘karar süreci’nin belirleyen unsurlarıydılar. Günah keçisi haline getirilmek istenen Mete’nin iradesi ise çoktan kırılmıştı. Bu arkadaşların, Nebil’i Ali Çakmaklı cinayetine misilleme yapmak için ya da onu siyasi muarız saydıkları için öldürmüş olabilecekleri varsayımı, fazlaca mantıklı gözükmüyor.

Geriye bir tek şey kalıyor; pek çok cana mal olduğundan, hiç de küçümsenmemesi gereken, feodal ahlak’ın insanı akılcı davranıştan uzaklaştıran yıkıcı gücü… 

Kanımca, neredeyse otuz yıl önce gerçekleşmiş üzücü olayın müsebbibi aranırken, failden çok, siyasal ve sosyal düzeyde failleri motive eden sakat anlayışı önemsemek gerekir;  tetiği çeken ölmüş olabilir, ama tetiği çektiren sakat anlayış, hala ‘yaşıyor’ ve gerçek tehlike buradadır. Büyük bir ciddiyetle üzerinde çalışılması ve sosyalistlerin dünyasından defedilmesi gereken, bu sakat anlayıştır.. Bunu başaramazsak, daha çok Nebil, daha çok Ali Çakmaklı, daha çok Mehmet Şehu ya da Troçki trajedisi yaşanır ve daha çok Engin Erkiner ya da İbahim Yalçın, eski ‘yoldaşlarından’ ölüm tehdidi almaya devam eder.. 

“Nebil’in ölüsü nerededir?” sorusuna yanıt arayan arkadaşların yardım çağrısına ben de katılıyorum. Komünistler için mezar, önemli olmayabilir, ama Nebil’in ailesi için mutlaka önemlidir.